SAİD NURSİ'Yİ DOĞRU ANLAMAK

BEDDİUZZAMAN'IN AKLA VE BİLİME VERDİĞİ ÖNEM

Geride bıraktığımız asra baktığımızda bir çok zıtlığın bir arada geliştiği gerçeğini farkedeceğiz. Bir taraftan büyük savaşların, ideololojik kavgaların, dünyanın bir çok yerinde zulme uğrayan mazlum insanların mücadeleleri akıllardan çıkmazken, bir taraftan da bilim ve teknolojide, tıp ve sanattaki gelişmeler, insan hak ve hürriyetlerinin, din ve vicdan özgürlüğünün önemsenmeye başlaması insanlık adına faydalı ve olumlu gelişmeler olarak yer almıştır.

Birarada yaşanan zıtlıklardan biri de kuşkusuz, akıl dışı saplantıları olan, sorgulamadan, yaratılış amacını düşünmeyen, sadece kişisel menfaatleri için amaçsızca yaşayan bir nesille, geçmişini, tarihini, kimliğini, yaratılış amacını araştırarak, düşünen insanların birarada yaşamış olmasıdır.

Her dönemde olduğu gibi hak ile batılın mücadelesi geçtiğimiz asırda da var olmuştur. Akıl ve vicdan sahibi insanların yaratılış amaçlarını görüp, gördükleri hakikatlar karşısında hak dine taraf olmalarının kendi çıkarlarına zarar getireceğini düşünenler panik içinde din ve inananlar aleyhinde yapabileceklerinin arayışlarına girmişlerdir. Ancak geçtiğimiz asır bu mücadelenin hem ülkemizde hem de dünyada şiddetlendiği bir dönemdir.

İşte Said Nursi bu mücadelenin son derece şiddetlendiği, insanların imanlarını, ahlaki değerlerini, milli birlik ve beraberlik şuurunu kaybetmek üzere olduğu bir dönemde, dünya ahiret kurtuluşun sadece Kuran hakikatlarına sarılmakla mümkün olduğu gerçeğini anlatmayı kendisine vazife bilen büyük bir alimdir. Bir yandan dinsizliğin temelini oluşturan materyalist felsefeyi ülkede yaymaya çalışan bölücü odaklara, diğer taraftan da müslümanları dinden ve Kuran'dan soğutmayı kendilerine görev bilen gizli odaklara karşı mücadele etmiş ve insanları uyarmıştır. Sözde sahte delillerle, bilimi ve teknolojiyi materyalizm ve dinsizliğe alet etmek isteyenlere, bilimin ve teknolojinin gerçekte Allah'ın varlığı ve birliğini delilleri ile ortaya koyduğunu ispatlamıştır. "Biz Kur'an şakirtleri olan Müslümanlar, bürhana tabi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları gibi, ruhbanları taklit için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette akli delillere istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek" (Tarihçe-i Hayat, sf.77) sözüyle müslümanların akla, ilme ve delillere dayalı hareket ettiği gerçeğini dile getirmiş ve bunu her fırsatta vurgulamıştır.

Aklın "hayatı ebediye esasatını ve saadeti uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen güzel bir hediye-i Rahmaniye" (Sözler, sf.29) olduğunu ifade eden Üstad, "İslâmiyeti daima tecelli ve fikirlerin gelişmesi nisbetinde inkişâf ettiren şey onun hakikat üzerine teessüs etmesi, delile dayanması, akıl ile anlaşması, hakikat üzerinde bulunması ve ezelden ebede kadar birbirine bağlı olan hikmetin düsturlarına uygun bulunmasıdır'' (Muhakemat, sf 35) sözüyle de İslamiyetin hakikat ve delile dayanan tek din olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Aciliyetin nerede olduğunu çok iyi tesbit eden ve 'imansızlık' tehlikesi karşısında alacağı tedbirlere de hiç vakit kaybetmeden başlayan Üstad, öncelikle gelecek nesillerin devamında yer alacak gençlerin imanlarını kurtarma gayretine girmiştir. Kuran ayetleri ışığında ele aldığı Allah'ın varlığı, birliği ve iman hakikatları gibi konuları akıl sahibi her kesimden insanın anlayacağı tarzda izah etmesi, materyalist çevrelerin yaptığı tüm çalışmaların önünü kesmiş ve darbe vurmuştur. İnsanları dalalet ve sapkın her türlü akımdan korumak için Kuran hakikatlarını öğrenmeye davet eden Üstad, dinsiz akımların şiddetli saldırıya geçtiği bir dönemde Risale-i Nur'un Allah'ın izniyle bu saldırıyı defedecek bir kaynak olduğunu şu sözleriyle ortaya koymaktadır:

"Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemânın bir kısım risaleleri, imanın ve marifetin neticelerinden ve meyvelerinden bahsederler. Onların zamanlarında, imanın esaslarına ve köklerine hücum yok idi ve erkân-ı iman sarsılmıyordu. Şimdi ise, köklerine ve erkânına şiddetli ve cemâatli bir sûrette taarruz var. O divanlar ve risâlelerin çoğu, has mü'minlere ve fertlere hitap ederler. Bu zamanın dehşetli taarruzunu def edemiyorlar. Risâle-i Nur ise, Kur'ân'ın bir mânevî mûcizesi olarak, imanın esaslarını kurtarıyor ve mevcut ve muhkem imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile imanın isbatına, tahakkukuna, muhafazasına ve şüphelerden kurtarılmasına hizmet etmektedir…Risale-i Nur ise der: Her kim olursan ol, bak, gör; yalnız gözünü aç, hakikatı müşahede et, saâdet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar." (Sikke-i Tasdîk, Gaybî, sf. 188)