BEDDİUZZAMAN'IN HAYATINDAN GÜZEL ÖRNEKLER - 3

Allah'a ve ahirete inanmayan, yaşamının sadece kısa dünya hayatı ile sınırlı kalacağı zannında olan, insanları razı etme peşinde koşan, sadece kendi çıkarını elde etmek için her şeyi mübah gören insanlar her dönemde müslümanların samimiyetlerinin arkasında başka bir niyet aramışlardır. Ancak bu çabalarından dolayı daima kendileri küçük düşmüş ve hüsrana uğramışlardır. Herkesi kendileri gibi zanneden, boş emeller doğrultusunda yaşayan bu insanlar, içten samimi ve riyasız sevginin olabileceğine ihtimal vermemiş, yaşamlarını daima alacakları maddi karşılık ve menfaatler üzerine kurmuşlardır.

Bediüzzaman Said Nursi, bu maddi ve dünyevi çıkarların son derece yoğun propagandasının yapıldığı ve yaşandığı bir dönemde, söylediği sözler, samimiyeti, ihlası, ahlakı, fazileti, iman ve irfanı ilekalbinde iman pırıltısı olan kişilerin gönüllerinde taht kurmuştur. Tüm insanları, riyakarlıktan uzak durmaya, yaptıkları işlerde ve ibadetlerde hiç bir karşılık ve menfaati gaye etmemeye, sadece Allah'ın rızasını ve rahmetini gerçek gaye edinmeye davet etmiştir. Üstad'ın aşağıda yer alan kıymetli sözleri sadece Allah'ın rızasını gözetmenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır:

"Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde, en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-i hakikat, en makbul bir duâ-yı manevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet ihlastır... Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlas ile kazanılır. Kesret-i etba' ile ve fazla muvaffakiyet ile değildir. Çünkü onlar vazife-i İlâhiyyeye ait olduğu için istenilmez; belki bazan verilir. Evet, bazan bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü, bazan bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur. Hem, ihlas ve hakperestlik ise, müslümanların nereden ve kimden olursa olsun, istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa benden ders alıp sevap kazandırsınlar düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir." (Lemalar, s. 152)

Her işte sadece Allah'ın rızasını kazanmayı hedefleyen, kimseden bir övgü ve takdir bekleyişi içinde olmayan Üstad ve talebeleri, bulundukları her yerde dini ve güzel ahlakı anlatmışlardır. Hiç bir şekilde makam ve mevki beklentisi içinde olmamışlardır. Üstad'ın "insan kendi vazifesine bakmalı ve Allah'ın çizdiği kadere karışmamalıdır" sözü de sahip olduğu bu üstün ahlakı ortaya koymuştur. Bu muhterem ve mümtaz şahsiyet, yanında fedakarane ve ihlasla hizmet eden, sahabe ahlakını kendilerine örnek alan salih müslümanlar ile birlikte ne denli samimi olduklarını yaşamları boyunca göstermişlerdir. Özellikle haksız yere senelerini geçirdikleri hapis hayatında mütevekkil bir tutum sergilemeleri, tüm sıkıntı ve zorluklara sabretmeleri ile sarsılmaz ihlaslarını gözler önüne sermişlerdir.

Allah için yaşamanın, O'nun için sabretmenin anlamının ne olduğunu bilmeyen, güzel ahlakın yayılmasının şiddetle karşısında duran çıkar odakları, hapise sokmakla Üstad'ın şevkinin kırılacağını, yanındakileri de türlü iftira ve tehditlerle korkutarak dağıtacakları düşüncesine kapılmışlardır. Oysa ki inkarcıların kurdukları tuzaklar Allah'ın Kuran'da da bildirdiği gibi gibi daima tersine dönmüştür ve dönmeye devam edecektir. Peygamberlerin yolundan giden, hak ve hakikatın tebliği konusunda kararlılıklarından en ufak bir taviz vermeyen Üstad ve arkadaşları takip, tutuklama, hapis, zindan, zehirleme, sürgün gibi yolların, ahirette karşılarını birer nimet olarak çıkacak güzelliklere döneceğinin farkındaydılar. Medrese-i Yusufiye'de geçen günler, bu güzel insanların manevi eğitimlerine katkı sağlamakta, her birini vatanına ve milletine daha fazla hizmet etme isteği ve heyecanı kaplamaktaydı.

Bediüzzaman Said Nursi'nin hak yoldaki mücadelesini ve manevi derinliğini kaleme alan bir talebesi onu bizlere şu sözlerle anlatmaktadır:

"…İşte Bediüzzaman, harikalar harikası bir inayete mazhar olan mübarek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki, zindanlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür… Oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metanet ve celâdet dersleri verir. Hapishaneler birer Medrese-i Yusufiyyeye inkılâb eder. Oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zira oradakiler, onun feyz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Hergün birkaç vatandaşın imanını kurtarmak ve cânileri melek gibi bir insan haline getirmek, onun için dünyalara değişilmez bir saadettir.
Böyle bir yüksek iman ve ihlâs şuuruna malik olan insan, hiç şüphesiz ki, zaman ve mekân mefhumlarının fâniler üzerinde bıraktığı yaldızlı tesirleri kesif madde âleminde bırakarak; ruhu ile mâneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir haldedir. (Tarihçe-i Hayat, sf 10)

Bu sözler insanlar arasında yeni bir dönem açan, aklıyla, vicdanıyla son nefesine kadar İslam'a hizmet eden Bediüzzaman'ı daha iyi tanımamıza vesile olmaktadır. Resulullah'ın sünnetine sımsıkı sarılıp, Kuran'ın yolundan gitmeyi kendilerine hedef edinen müslümanlar için Bediüzzaman gibi fazilet sahibi muhterem bir zatın hayatında çok güzel örnekler vardır. Önemli olan insanların bu güzel örnekleri görebilmesi ve yaşamaya çalışmasıdır.