|
BEDİÜZZAMAN'DAN
HİKMETLER - 13
BEDİÜZZAMAN'IN KAPISINA GELEN RIZIK
İnsanların bir çoğu dünya nimetlerini elde etme konusunda çok hırslıdır.
Çünkü nefis her zaman verilenin daha fazlasını ister ve kendisine
ait olandan mutmain olmaz. Bu nedenle nefsin hırsına kapılan insanlar
da kanaatkar bir tavır içinde olmazlar. Evlerini, kıyafetlerini,
yedikleri yemekleri, oturdukları semti veya elde ettikleri geliri
beğenmezler. Bunlar yaşamlarını sürdürmek için yeterli olsa bile
mutlaka daha fazlasına sahip olmak isterler. Allah Kur'an'ın bir
çok ayetinde insanların hırslı kişiliklerine dikkat çekmiş ve insanlara
dünyanın tüm mülkü verilse bile, yine de cimrilik edeceklerine işaret
etmiştir. Bu nedenle Allah insanları eğitmek, tevazulu, kanaatkar
insanlar olmalarını sağlamak için fakirlik, yokluk ve açlık gibi
zorluklarla imhitan eder. Ancak insanlar bu durumun hayrını görmez
ve Allah'a karşı isyankar bir tavır sergilerler. Hırslarından hiçbir
zaman vazgeçmezler.
Halbuki hırs insana hiçbir şey kazandırmaz, kazandırsa bile bu kazandığı
o kişinin hayrına olmaz. Hırsla elde edilen servetin, hırsla elde
edilen rızkın veya mülkün bir bereketi olmaz. Hırsın getirdiği kazanç,
insanın kalbine mutluluk vermediği gibi, ahirette de o kişiye büyük
bir azap getirir. Bunun örneklerini günlük hayatta da görmek mümkündür.
Zengin olma hırsı içinde büyük servet sahibi olmuş kişiler, bu serveti
koruyabilmenin ve idare edebilmenin sıkıntısı içinde yaşarlar. Ekonomideki
dengesizlikler, iş ortaklarının yaptıkları sahtekarlıklar, miras
kavgaları, mesleki rakiplerinin tuzakları ve bunun gibi servetlerini
tehlike altına sokan her türlü risk, onlar için büyük bir korku
ve sıkıntı konusudur. Sahip olduğu serveti koruma endişesiyle rahat
uyuyamayan, yaşayamayan, hatta bu korkuyla sağlığını kaybeden çok
kişi vardır. Bu durum hırslarının onlara getirdiği bir beladır ve
Allah'ın onlara bir uyarısıdır. Ancak çoğu kişi bu işaretleri görmezden
gelir.
Halbuki hırs bırakıldığında ve insana rızkı verecek olanın Allah
olduğunu bilerek kalben rahat olunduğunda, Allah insanın hayatına
büyük bir bereket getirir. Allah'ın verdiğinden razı olunduğunda
ve Allah'a güvenildiğinde insan hiç beklemediği bir rahatlıkla,
bereketle ve bollukla karşılaşabilir. İman edenlerin hayatları bu
bolluk ve bereketin örnekleriyle doludur.
Bediüzzaman Said Nursi de çok kanaatkar bir insandı. Aklı, ilmi
ve yetenekleri onu çok zengin bir insan yapabilirdi ve eğer bu özelliklerini
kendi menfaatleri için kullansaydı, çok yüksek makamlara gelebilirdi.
Ancak Üstad, aklını ve tüm yeteneğini, İslam dininin menfaatleri
için kullanmıştır. Bu nedenle çok fazla düşmanı olmuş ve bu kişilerin
şiddetli saldırılarıyla karşılaşmıştır. Üstad'a dine bağlılığı nedeniyle
çok zor bir hayat yaşatmışlardır. Bu zorluğun büyüklüğünü Üstad'ın
tek bir anısından dahi anlamak mümkündür.
"Pek
adi bahanelerle zemherinin en soğuk günlerinde beni tevkif ederek
büyük ve gayet soğuk, iki gün sobasız bir koğuşta, tecrid-i mutlak
içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar
ve daima mangalımda ateş varken, zafiyet ve hastalığımdan zor
dayanabilirdim. Şimdi bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem
dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, inayet-i İlahiye
ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti." (Lem'alar, s.247)
Bu
satırlardan sonra Üstad içinde bulunduğu ağır koşulların kendisine
kazandıracağı ecri anlatarak, haline binlerce kere şükrettiğini
anlatır ve sevinç içinde olduğunu söyler.
Her ne kadar imkanları kısıtlanmışsa da, Allah onu hiçbir zaman
ihtiyaç içinde bırakmamış ve her zaman rızkı hazır olarak önüne
sunulmuştur. Bunun sebebi Üstad'ın Allah'a olan güvenidir. Rızkı
Allah'ın verdiğini bilerek, sahip olduklarına her zaman şükretmiş
ve geleceğe yönelik bir korku yaşamamıştır. İleride ne yerim, nasıl
barınırım, bana kim bakar gibi bir endişe taşımamıştır. Çünkü her
zaman için en büyük dostu ve vekili Allah olmuştur. Aşağıda anlatılan
anı, Allah'ın kanaatkar olan bir insana karşı nasıl merhamet sahibi
olduğunu ve nasıl koruduğunu gösteren en açık dellilerden biridir:
Birkaç
günden beri üstadımızın ziyaretine gitmediğimizden kardeşim Emin
ile beraber üstadımızın ziyaretine gittik. İkindi vakti beraber
namaz kıldıktan sonra bize emretti ki: "Size yemek yedireceğim,
burada ta'yınınız var." Mükerreren: "Yemezseniz bana
dokuz zarar olur, dedi. Çünki, yiyeceğinize karşı Cenâb-ı Hak
gönderecek." Yemek yemekten affımızı rica etmiş isek de emretti:
"Rızkınızı yiyin, bana gelir." Emrini kırmamak için
lütuf buyurduğu tereyağı ve kabak tatlısını ekmekle yemeğe başladık.
Daha sofrada iken ümid edilmiyen bir vakitte ve bir tarzda ve
aynı miktarda bir adam geldi, elinde yediğimiz kadar taze ekmek
aynı yediğimiz miktarda -fındık kadar- tereyağı ve diğer elinde
bize verilenin tam bir misli kabak tatlısı olarak kapıyı açtı.
Artık taaccüb edilecek hiçbir cihette tesadüfe mahal kalmayarak
Risalet-ün-Nur şâkirdlerinin rızkındaki bereket-i Rabbaniyeyi
gözümüzle gördük. Üstadımız emretti: "İhsan on misli olacak.
Halbuki bu ikram tamı tamına mislidir. Demek ta'yın ciheti galebe
etti. Ta'yın te'mini ise mizan ile olur." Sonra aynı akşamda
sadaka ciheti dahi hükmünü gösterdi. Biz gördük ki: Ekmek on misli,
tereyağı tatlısı o da on misli ve kabak tatlısı çok sevmediği
için kabak, patlıcan turşusu on misli me'mul hilâfında Risalet-ün-Nurdan
İkinci Şuâ'ın bir hafta mütalâasına mukabil bir manevî ücret olarak
geldi. Gözümüzle gördük. Demek kabak tatlısının tatlılığı, tereyağın
un helvasına girdi, kendisi turşuda kaldı.(Sikke-i Tasdiki Gaybi,
s.33-34)
Yukarıdaki
olay Üstad'ın Allah'a olan sonsuz güvenini ve hayatını Rabbinin
ellerine nasıl teslim ettiğini göstermektedir. Ayrıca bu olay, Allah'a
dayanıp güvenen ve gelecek endişesine düşmeyen bir insanın, mutlaka
Allah tarafından destekleneceğini ve hayatını sürdürmek için gereken
tüm ihtiyaçlarının en güzel şekilde karşılanacağını bizlere göstermektedir.
Ancak böyle bir ihsana sahip olabilmek, mutlaka Üstad gibi sabırlı,
kanaatkar, tevekküllü, vicdanlı ve yüksek iman sahibi bir insan
olmakla mümkün olabilir.
|