BEDİÜZZAMAN'DAN HİKMETLER - 18

VÜCUDUNA ENJEKTE EDİLEN ZEHİRİN
BEDİÜZZAMAN'A ETKİ ETMEMESİ

İnsanların bir çoğu kendisini ve tüm kainatı Allah'ın yoktan varettiğinin ve O'na karşı sorumlu olduğunun farkındadır. Öldükten sonra hesap vereceğini, Kur'an'da yazılı olan emirleri yerine getirip getirmediğinin, Kuran ahlakını ne kadar yaşadığının kendisine sorulacağını bilir. Ancak buna rağmen bazı ibadetleri yerine getirmenin yeterli olduğunu düşünür ve Kuran ahlakını gerçek manasıyla yaşamaktan kaçar. Kuran'da bildirilen tüm emir ve tavsiyeleri yerine getirmez. Özelikle de Allah'ın varlığını anlatmaktan, insanları ahiretin varlığına iman etmeye davet etmekten, Kur'an'da tarif edilen ahlakı insanlara öğretmekten uzak durur.

İnsanların vicdanlarında doğru olduğundan emin oldukları halde, dini tam manasıyla yaşamaktan ve Kuran ahlakını insanlara anlatmaktan kaçınmalarının nedeni, görecekleri tepkiden ya da uğrayacakları zarardan korkmalarıdır. Çünkü tarih boyunca İslam dinini yaymaya çalışan hemen tüm samimi müminler iftiralara uğramış, saldırılarla karşılaşmış, yurtlarından sürülmüş ya da öldürülmüşlerdir. Güzel ahlakı yaymaya çalışan insanların bu tip olaylarla karşılaşmasının kaçınılmaz bir gerçek olduğu ise bize ayetlerde de bildirilmiştir.

Bu nedenle de insanlar çevrelerinde inandıkları doğruları anlatmaya çekinirler. Samimi bir inanca sahip oldukları bilindiği takdirde işlerinin, hayatlarının, sosyal konumlarının bozulacağını düşünürler.. Ancak unutmamak gerekir ki bir insanın Allah'a olan bağlılığı, iman ve sevgisi nedeniyle iftiraya maruz kalması, saldırılara uğraması, işinden olması veya bazı çevreler tarafından kınanması büyük bir şereftir. Ayrıca bir insanın imanından dolayı inkar edenler tarafından hayatının zorlaştırılması, o kişinin akıl, vicdan ve ahlak olarak üstünlüğünün bir alametidir. Böyle bir insanın bu durum karşısında büyük bir sevinç duyması gerekir, çünkü Allah kendi dini için zorluklara sabreden her insana ahirette büyük bir ödül ve karşılık hazırlamıştır.

Ancak herşeyden önemlisi, Allah'ın kendi dinine yardım edenlere yardım edeceğine, onları koruyacağına, desteleyeceğine ve inkar edenlere onların aleyhlerine yol vermeyeceğine dair bir çok vaadi vardır. Bu nedenle müminlerin hayatı Allah'ın koruması altındadır. Saldırı, tehdit, iftira veya ölüm ancak Allah'ın dilemesiyle bir insanın başına gelebilir. Allah'ın takdiri dışında insan için en ufak bir tehlike bile sözkonusu değildir. Bu nedenle çıkarların zedelenmesinden korkarak Allah'ın dinini tebliğ etmemek, bilinen doğruları gizlemek ve insanları doğru yola davet etmemek çok büyük bir hata ve büyük bir akılsızlık olur.

Nitekim İslam'a hizmet eden, Allah'a samimi bir kalple bağlanan ve bütün ömrünü O'nun rızasını kazanmak için geçiren bir insanın Allah tarafından nasıl korunma altına alındığını Üstad'ın hayatına bakarak anlayabiliriz. Allah Üstad'ı bütün dünyaya Kur'an ahlakını ve Kur'an ruhunu öğretme ve takva sahiplerine önder olma gibi şerefli bir görevle yaratmıştır. Üstad bu görevini tamamlayınca kadar yaşamış ve Allah kendisi için ölüm takdir ettiği anda da canını teslim etmiştir. Bu dünyada her müminin kaderinde belirlenmiş bir görevi vardır ve o görevi tamamlayıncaya kadar mutlaka yaşayacaktır. Allah'ın dilemesi dışında hiçbir insan ya da hiçbir olay onun hayatına son veremez ve görevini yapmasına engel olamaz. Allah bir müminin canını aldığında ise bilinmelidir ki, bu kişi kendi üzerine düşen görevini tamamladığı için dünyayı terk etmektedir.

Nitekim Üstad da Allah tarafından kendisine verilen görevi tam olarak yerine getirdikten sonra vefat etmiştir. Bu görev tamamlanıncaya kadar da büyük mucizeler gerçekleşmiş ve karşısında çok güçlü ve kalabalık bir düşman topluluğu olduğu halde, kimse Said Nursi'ye zarar verememiştir. Yalnız başına, yaşlı, hasta, çevresinde kendisini koruyabilecek tek bir kişi bile bulunmayan bir insanı, tam 21 kere zehirlemek isteyip de bir kere bile başarılı olamamak, bu insanın Allah tarafından özel bir koruma altında alınmasıyla açıklanabilir. Nitekim hem silahı, hem maddi gücü, hem emrinde bir sürü insan, hem de her türlü imkanı bulunan bir sürü düşman elele verdiği halde bir kişiye karşı güç yetirememişlerdir. Dr. Tahir Barçın'ın şahit olduğu zehirlenme hadisesinin gelişimi de bu söylediklerimizin delillerinden biridir.

"Dr. Tahir Barçın Bediüzzaman hazretlerine uygulanan 21 zehirleme hadisesinden, müşahidi olduğu bir zehir hadisesini şöylece dile getirmişti.
Bediüzzaman Said Nursi'yi çeşitli zamanlarda zehirlediler. Eskişehir hapsinde tifo aşısı diye, sol meme üzerinden zehir şırınga ediyorlar. Vücut zehiri tecrit ediyor. Orası sertleşmiş kalmıştı. Zamanla zehir yavaş yavaş bal mumu şeklini almış bir defasında da kopmuştu. Parçasını ayırmış, saklamış. Bir gün ziyaretine gittiğimde "Bak" dedi. O parçayı sol göğsünün üzerindeki çukurluğa koydu. Tam oraya koydu. Böylece zehirlediklerini ispat ediyordu. Herşeyi isbatlı, isbatsız hiçbir şeyi yoktu. Uydurma değil… Halbuki deri altında herşey kana karışır. O karışmamış, sertleşmiş kalmış. Demek, Cenab-ı Hak muhafaza ediyor." (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s.358)

Üstad'ın vücudunun bu zehiri kabul etmemesi, Allah'ın dinine bütün gücüyle yardım etmesinin ona getirdiği bir hayır ve mükafattır. Ayrıca samimi bir mümine asla zarar verilemeyeceğinin delillerinden biridir. Üstad hayatı boyunca Allah'tan başka hiç kimseden korkmamış ve bu nedenle Allah mucizeler gerçekleştirerek onu düşmanlarına karşı korumuş ve ona bu güveninin karşılığını vermiştir.