BEDİÜZZAMAN'DAN GÜNÜMÜZE HATIRLATMALAR - 8

TAHKİKİ İMANA ULAŞMAK

Bediüzzaman Said Nursi'nin Risale-i Nur'da dikkat çektiği çok önemli konulardan biri taklidi iman ve tahkiki iman arasındaki farktır. Üstad aşağıdaki sözleriyle, samimi bir imanın ne kadar önemli olduğunu ve taklide dayalı bir imanınsa her yönden tehlikeli olabileceğini ifade etmiştir:

"İman, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmanın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir iman, hususan bu zamandaki dalalet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî iman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı elde eden bir kimsenin, iman ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da maruz kalsa, o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şübheye düşürtemez." (Sözler, s.749)

Bu noktada öncelikle taklidi imanın ne anlama geldiğinin açıklanması gerekmektedir. İmanı tam olarak içine sindirememiş, bazı şeyleri sorgulamadan, tefekkür etmeden yalnızca çevresinden öyle gördüğü için kabul eden, bu nedenle de Kuran ahlakını tam olarak yaşamayan kimselerin durumunu ifade etmek için "taklidi iman" terimini kullanmak yerinde olacaktır. Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi, böyle bir yapı belirli şartlara bağlı olduğu için belli bir vakte kadar sürer ve zor şartlar altında iken birdenbire söner. Bu yapıdaki bir insan, menfaatiyle çatışan bir durumla karşılaştığında imanın gereklerinden taviz vermeye başlar yahut bunları tamamen terk ederek küfre sapar.

Gerçek iman sahibi bir kimsenin ise imanı karşılığında bir beklentisi yahut bir şartı olmadığından imanını sarsacak bir durum da söz konusu olmaz. Dünyevi menfaatleriyle ne kadar ters düşen ortamlarda bulunsa da, imanından ötürü gerektiğinde baskı görse de gerçek iman sahibi bir kimse için Kuran ahlakını yaşamasına hiçbir şey engel teşkil etmez.
Taklidi olarak iman eden bir kimseyle, samimi olarak iman eden bir kimse arasındaki fark aslında çok açıktır. Çünkü müminler taklidi mümkün olmayan Allah'ın samimi kullarına nasip ettiği birtakım özelliklere sahiplerdir. Örneğin müminin yaşamının her anında devrede olan temiz aklı ve vicdanı, Allah için canını malını satmış olmasının verdiği kendinden eminlik, her an Allah'ın kendisini gördüğünü, duyduğunu bilmesinin getirdiği samimi ve içten karakter, tevekkül ve teslimiyetinden kaynaklanan iç huzuru, neşesi taklidi mümkün olmayan özelliklerden bazılarıdır.

Samimiyette kişi kendini Allah'a teslim ettiğinden artık hiçbir iddiası, dünyevi hırsı, çıkar beklentisi kalmaz. Tek amacı Allah'ı hoşnut edebilmektir ve bu konuda tavizsiz bir kararlılık gösterir. Dolayısıyla samimi iman sahibi bir müminin ibadeti, infakı, Allah'ı zikri, gösterdiği güzel ahlak da hem çok içten ve samimidir, hem de süreklidir.

Taklidi iman ve samimi iman arasındaki farklı örneklerle de görmek mümkündür. Örneğin bir kimse taklidi olarak infakta bulunabilir, ama sevdiği bir şeyi infak etmesi, bu konuda fedakarlıkta bulunması gerektiğinde bu pek mümkün olmaz. Çünkü Allah'a tam olarak teslim olmadığı için gelecek kaygısı içindedir; güvencesini mal yığıp biriktirerek sağlayacağını zanneder. Aynı şekilde bu kimseler taklidi olarak ibadet etseler de, bu konuda hem isteksiz davranırlar hem de yaptıkları ibadeti gösteriş konusu edinirler. Nitekim Allah'ı zikretme, haram helal sınırlarını koruma konusunda da samimi müminlerin gösterdiği hassasiyeti gösteremezler.

Ayrıca salih müminlerin, Kuran'a ve Peygamberimiz'in sünnetine uymalarından ötürü yaptıkları işler çok bereketli, konuşmaları da çok hikmetli olur. Bunun yanı sıra müminler ahiret yurduna, kadere iman eden, batını kavramış kişilerdir. Olayların yaratılışındaki hikmetleri görür, her olayı hayır gözüyle değerlendirebilirler. Oysa ki taklide dayalı iman içinde yaşayan kimseler zahiri bakış açılarından dolayı buna muktedir olamazlar. Tüm bu özellikler dikkate alındığında salih bir müminin özelliklerinin taklidle elde edilemeyecek, ancak içte yani ruhta yaşandığında kazanılabilecek özellikler olduğu dikkat çeker.

Bu özelliklerin ortaya çıkması da genel olarak Cenab-ı Allah'ın deneme olarak yarattığı zorluk anlarında gerçekleşir. Böylelikle yaşanan pek çok musibet taklidi iman ve tahkiki iman sahiplerinin ayırt edilmesine, samimi ve güvenilir olanların ortaya çıkmasına vesile olur. Bu bakımdan zorluk anları da imanın sağlamlığının ispatında belirleyici bir rol oynar. Kalbine iman yerleşmemiş, taklide dayalı yaşayan bir kimsenin küfre dönmesi an meselesidir. Bu sebepledir ki Bediüzzaman da "…en mühim iş, taklidî imanı tahkikî imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir, imanı takviye etmektir, imanı kurtarmaktır. Herşeyden ziyade imanın esasatıyla meşgul olmak kat'î bir zaruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet haline gelmiştir." (Konferans, 9) demiş ve bizzat verdiği tahkiki iman dersleriyle de bu konunun ehemmiyetini defalarca vurgulamıştır.

Şüphesiz ki tahkiki iman sahibi olmak, imanı kuvvetlendirmek Bediüzzaman'ın bu derslerinde de ifade ettiği gibi Allah'ın sanatını, yarattığı şeylerdeki hikmeti ve ilmi görmekle mümkün olacaktır. Bu bakımdan bundan sonraki yazımda da detaylarıyla değineceğim iman hakikatlerini okumak, öğrenmek de imanda derinleşebilmek açısından ayrı bir önem arz etmektedir.

Belirtilmesi gereken diğer bir husus ise, Bediüzzaman'ın herkesin tahkikî imanı kazanarak, sonsuz bir saadete nail olmalarını arzu etmesinin altında yatan sebeplerin başında samimi iman ve şevki, Kuran'a olan bağlılığı ve milletine olan sevgisinin geldiğidir. Elbetteki onun bu samimi çabası, herkese örnek olacak bu faziletli tavrı takdire şayandır. Bediüzzaman bizzat kendisi de Risale-i Nur vasıtasıyla aktardığı ilmin önemini şöyle ifade etmiştir:

"…taklidî imanı tahkikî imana çeviriyor; insanı salâbetli ve kuvvetli bir müslüman, ilmiyle amel eden bir mü'min-i kâmil olmaya doğru götürüyor. Menhus, pis zevklerden nefret ettirip vazgeçiriyor. En ulvî ve en temiz, ebedî ve sermedî zevk ve hazlar verecek hareketlere sevkediyor." (Nur'un İlk Kapısı 196)