SAİD NURSİ'Yİ DOĞRU ANLAMAK

EHL-İ HAKİKATİN TESANÜDÜ ÜZERİNE - 1

Bazı insanların yaşamadan anlayamayacakları, yaşandığına kesinlikle ihtimal vermeyecekleri bazı özellikler vardır. İşte bu özelliklerden biri müminlerin tesanüdü ve birbirleri için yaptıkları fedakarlıklardır. İnanmayan ve Allah için yaşamak, sevmek, sabretmek, coşku duymak nedir bilmeyen insanlar, inananların arasındaki dayanışmayı, bağlılığı ve koşulsuz sevgiyi kesinlikle anlayamazlar. Herkesi kendileri gibi düşündükleri için, karşılıksız bir sevginin, fedakarlığın, bağlılığın varlığına inanamazlar.

Müminler için, Cenab-ı Allah'ın Kuran-ı Kerim'de överek anlattığı peygamberlerin ve yanlarındaki mübarek müminlerin tesanüdleri, fedakarlıkları, birbirlerine olan düşkünlükleri ve sevgileri güzel birer örnektir. Müminlerin tesanüdleri Allah'a olan bağlılıklarından ileri gelmektedir. Bunu kavrayamayanlar ise inananların tesanüdlerini korkularla, tehditlerle, iftiralarla, entrikalarla, uydurma isnadlarla bozabileceklerini zannederler.

Tarih boyunca aynı yöntemleri kullanan inkarcılar, Bediüzzaman Said Nursi ve yanındaki talebelerini de aynı yöntemlerle ayırabilecekleri, tesanüdlerini kırabilecekleri zannına kapılmışlardır. İnananları, Kuran'a ve hak yola davet eden Üstad'ın yanından uzaklaştırabileceklerini düşünmüşlerdir. Onları Risale-i Nur'dan ve Üstad'ın yanından uzak tutmak için inananların aralarına fesad sokmaya çalışmış, olumsuz propagandalarla, uydurma haberlerle, tehditlerle, hapislerle, sürgünlerle müslümanları dağıtma girişimlerinde bulunmuşlardır. Görüşmelerini engelleyerek tesanüdlerinin eriyeceğini, yok olacağını düşünmüşlerdir, bu nedenle de Üstad'ı müslümanların görmesini engelleyecek yerlere sürgüne gönderip, insanlardan tecrit etmişlerdir. Dostlarıyla görüşme izinlerini kaldırıp, herkese verilen imkanlardan sadece onun faydalanmasını engellemişlerdir.

Oysa şer odaklarının beklediğinin daima tam aksi olmuş, tüm bu çabaların hepsi inananların tesanüdlerini daha da artırmış, zayıf olanı daha da güçlendirmiş, haklılığı bir kez daha ortaya koymaya fayda sağlamıştır. Yurdun dört bir yanında Üstad'a olan sevgi bir çığ gibi büyümüş, mektupları ellerden ele dolaşarak, ezberlenmiştir. Tesanüdün ve dayanışmanın nasıl olması gerektiğini, "Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır…" (Enfal Suresi, 72) ayeti gereği Üstad'ın yanında, onunla birlikte her türlü zorluğa göğüs geren müslümanlar hayatları ile göstermişlerdir.

Ancak şunu da belirtmeliyim ki, bu konuda da bizler için en güzel örneği Bediüzzaman'ın bizzat kendisi oluşturur. Üstad'ın, müslüman kardeşlerine olan düşkünlüğü, şefkat ve merhameti her zaman onların sıkıntıya düşmesini engelleyici tavrı üstün bir ahlakın göstergesidir. Bediüzzaman, kendinden daha fazla düşündüğü müslümanların dünyada ve ahirette sevinç ve huzur içinde olmaları için, tüm sıkıntılara sabretmelerini ve tesanüdü zedeleyecek tavırlardan kaçınmalarını birçok kez tavsiye etmiş ve hatırlatmıştır. Arkadaşlarına herşeye daima güzel gözle bakmalarını, birbirlerinin eksiklerini tamamlamalarını öğütlemiştir. İşte Üstad'ın bu hikmetli sözlerinden biri şöyledir:

"Biliniz: En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabilik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz… Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inayet-i İlahiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız."

Üstad bir başka sözünde ise Risale-i Nur'u takip edenlere zorlukların ve sıkıntıların arttığı zamanlarda sabretmeleri ve tesanüdü zedeleyecek şeylerden kaçınmaları öğütünde bulunmuştur:

"Aziz kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır." (Şualar, s. 312)

"Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. "Bu musibetten kurtulmak için ne yapacağız?" lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünki; birbirinden ve Risale-i Nur'dan ve benden çekinmek ve inkâr etmek ve bizi ezmek istiyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur… Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enaniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaif bir bîçarenin noksaniyetlerine değil, belki Risale-i Nurun kemalâtına bakmalı." (Şualar, s. 310)

Bediüzzaman vasiyetinde de müslümanlara tesanüdlerini tam muhafaza etmelerini söyleyerek, birlik ve beraberliğin Kuran hizmeti için ne denli önemli olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Aşağıdaki alıntısında Üstad inananların gücünün ve etkisinin tesanüdle artacağını, inananların kardeşlerinin meziyetleri ile iftihar etmesini ve birbirlerini tenkitten kaçınmalarını söylemiştir:

"Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa, kıymeti üçtür; tesanüd-ü adedî ile yazılsa, yüz onbir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksîmül-a'mâl olmamak cihetiyle hareket etseler; kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla hareket etseler; o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler. Sizler, koca Isparta'yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz… Makinenin çarkları birbirine muavenete mecburdur. Birbirini kıskanmak değil, belki bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur; çünki vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur'ân ve îmanın hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zatlar; kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur, şükreder. Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl meziyetinizle iftihar ediyorum; o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum; kendimindir telâkkî ediyorum. Siz de üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız.. âdeta her biriniz, ötekinin faziletlerine nâşir olunuz." (Tarihçe-i Hayat, s. 209)