|
SAİD
NURSİ'Yİ DOĞRU ANLAMAK
EHL-İ HAKİKATİN TESANÜDÜ ÜZERİNE - 2
Bazı insanların yaşamadan anlayamayacakları, yaşandığına kesinlikle
ihtimal vermeyecekleri bazı özellikler vardır. İşte bu özelliklerden
biri müminlerin tesanüdü ve birbirleri için yaptıkları fedakarlıklardır.
İnanmayan ve Allah için yaşamak, sevmek, sabretmek, coşku duymak
nedir bilmeyen insanlar, inananların arasındaki dayanışmayı, bağlılığı
ve koşulsuz sevgiyi kesinlikle anlayamazlar. Herkesi kendileri gibi
düşündükleri için, karşılıksız bir sevginin, fedakarlığın, bağlılığın
varlığına inanamazlar.
Müminler için, Cenab-ı Allah'ın Kuran-ı Kerim'de överek anlattığı
peygamberlerin ve yanlarındaki mübarek müminlerin tesanüdleri, fedakarlıkları,
birbirlerine olan düşkünlükleri ve sevgileri güzel birer örnektir.
Müminlerin tesanüdleri Allah'a olan bağlılıklarından ileri gelmektedir.
Bunu kavrayamayanlar ise inananların tesanüdlerini korkularla, tehditlerle,
iftiralarla, entrikalarla, uydurma isnadlarla bozabileceklerini
zannederler.
Tarih boyunca aynı yöntemleri kullanan inkarcılar, Bediüzzaman Said
Nursi ve yanındaki talebelerini de aynı yöntemlerle ayırabilecekleri,
tesanüdlerini kırabilecekleri zannına kapılmışlardır. İnananları,
Kuran'a ve hak yola davet eden Üstad'ın yanından uzaklaştırabileceklerini
düşünmüşlerdir. Onları Risale-i Nur'dan ve Üstad'ın yanından uzak
tutmak için inananların aralarına fesad sokmaya çalışmış, olumsuz
propagandalarla, uydurma haberlerle, tehditlerle, hapislerle, sürgünlerle
müslümanları dağıtma girişimlerinde bulunmuşlardır. Görüşmelerini
engelleyerek tesanüdlerinin eriyeceğini, yok olacağını düşünmüşlerdir,
bu nedenle de Üstad'ı müslümanların görmesini engelleyecek yerlere
sürgüne gönderip, insanlardan tecrit etmişlerdir. Dostlarıyla görüşme
izinlerini kaldırıp, herkese verilen imkanlardan sadece onun faydalanmasını
engellemişlerdir.
Oysa şer odaklarının beklediğinin daima tam aksi olmuş, tüm bu çabaların
hepsi inananların tesanüdlerini daha da artırmış, zayıf olanı daha
da güçlendirmiş, haklılığı bir kez daha ortaya koymaya fayda sağlamıştır.
Yurdun dört bir yanında Üstad'a olan sevgi bir çığ gibi büyümüş,
mektupları ellerden ele dolaşarak, ezberlenmiştir. Tesanüdün ve
dayanışmanın nasıl olması gerektiğini, "Gerçek şu ki, iman
edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla
cihat edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler,
işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır…" (Enfal Suresi,
72) ayeti gereği Üstad'ın yanında, onunla birlikte her türlü
zorluğa göğüs geren müslümanlar hayatları ile göstermişlerdir.
Ancak şunu da belirtmeliyim ki, bu konuda da bizler için en güzel
örneği Bediüzzaman'ın bizzat kendisi oluşturur. Üstad'ın, müslüman
kardeşlerine olan düşkünlüğü, şefkat ve merhameti her zaman onların
sıkıntıya düşmesini engelleyici tavrı üstün bir ahlakın göstergesidir.
Bediüzzaman, kendinden daha fazla düşündüğü müslümanların dünyada
ve ahirette sevinç ve huzur içinde olmaları için, tüm sıkıntılara
sabretmelerini ve tesanüdü zedeleyecek tavırlardan kaçınmalarını
birçok kez tavsiye etmiş ve hatırlatmıştır. Arkadaşlarına herşeye
daima güzel gözle bakmalarını, birbirlerinin eksiklerini tamamlamalarını
öğütlemiştir. İşte Üstad'ın bu hikmetli sözlerinden biri şöyledir:
"Biliniz:
En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın
sakın bu musibetlerin verdiği asabilik cihetiyle birbirinizin
kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar
ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden
gücenmeyiniz… Biz sabır ve şükür ve kazaya rıza ve kadere teslim
ile mukabele ederek tâ inayet-i İlahiye imdadımıza gelinceye kadar,
az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız."
Üstad
bir başka sözünde ise Risale-i Nur'u takip edenlere zorlukların
ve sıkıntıların arttığı zamanlarda sabretmeleri ve tesanüdü zedeleyecek
şeylerden kaçınmaları öğütünde bulunmuştur:
"Aziz
kardeşlerim! Evvel âhir tavsiyemiz: Tesanüdünüzü muhafaza; enaniyet,
benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır."
(Şualar, s. 312)
"Bu
Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. "Bu
musibetten kurtulmak için ne yapacağız?" lisan-ı hâl ile dediniz.
Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz.
Çünki; birbirinden ve Risale-i Nur'dan ve benden çekinmek ve inkâr
etmek ve bizi ezmek istiyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi
tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur…
Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enaniyet
cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaif
bir bîçarenin noksaniyetlerine değil, belki Risale-i Nurun kemalâtına
bakmalı." (Şualar, s. 310)
Bediüzzaman
vasiyetinde de müslümanlara tesanüdlerini tam muhafaza etmelerini
söyleyerek, birlik ve beraberliğin Kuran hizmeti için ne denli önemli
olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Aşağıdaki alıntısında Üstad inananların
gücünün ve etkisinin tesanüdle artacağını, inananların kardeşlerinin
meziyetleri ile iftihar etmesini ve birbirlerini tenkitten kaçınmalarını
söylemiştir:
"Bilirsiniz ki; üç elif ayrı ayrı yazılsa, kıymeti üçtür;
tesanüd-ü adedî ile yazılsa, yüz onbir kıymetinde olduğu gibi,
sizin gibi üç-dört hâdim-i Hak, ayrı ayrı ve taksîmül-a'mâl olmamak
cihetiyle hareket etseler; kuvvetleri üç-dört adam kadardır. Eğer
hakikî bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek
bir tesanüdle, birbirinin aynı olmak derecede bir tefâni sırrıyla
hareket etseler; o dört adam, dört yüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.
Sizler, koca Isparta'yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir
edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz… Makinenin çarkları
birbirine muavenete mecburdur. Birbirini kıskanmak değil, belki
bilâkis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuurlu farz
ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur;
çünki vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatın, Kur'ân ve îmanın
hizmeti olan büyük bir hazine-i âliyeyi omuzlarında taşıyan zatlar;
kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnettar olur,
şükreder. Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid
edilecek, kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var. Ben nasıl
meziyetinizle iftihar ediyorum; o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça,
sizde bulunduğundan memnun oluyorum; kendimindir telâkkî ediyorum.
Siz de üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız.. âdeta
her biriniz, ötekinin faziletlerine nâşir olunuz." (Tarihçe-i
Hayat, s. 209)
|