SAİD NURSİ'Yİ DOĞRU ANLAMAK

ZORLUKLAR KARŞISINDAKİ SABRI VE TEVEKKÜLÜ - 2

Dünkü yazımda Üstad'ın zorluk ve sıkıntıları ahiret sevabını kazandıran birer nimet olarak addettiğini ve bunu en güzel şekilde ifade ettiğini anlatmıştım. Bugün de bu kıymetli insanın zorluklar karşısında gösterdiği üstün ahlakı anlatmaya devam ediyorum.
Cahiliye değerlerine göre yaşayan bir insan zorluklar karşısında nasıl bir tepki vereceğini detaylı olarak anlatabilir. Cesaretli ve güçlü olacağını, hiçbir şeyin onun şevkini kıramayacağını, eskisi gibi hatta daha da güçlü olabileceğini de söyleyebilir. Ancak zorlukların geldiği gün verilen tepkiler, ruh hali bu konuşmaların gerçek olup olmadığını ortaya çıkarır.

İşte bir kişinin ahlakı böyle zor günlerde gerçek anlamıyla ortaya çıkar. Zor günlerde Allah'a güvenip dayanan, tüm zorlukların Allah'tan geldiğini bilen ve hepsini kaldıracak olanın sadece Allah olduğunun şuurunda olan bir müslüman ancak doğru ve güçlü tavrı ortaya çıkarabilir. Aksinde ise, Allah'a güvenip O'nu vekil edinmeyen bir insan, başına gelen olayların Allah'tan bağımsız geliştiğini düşünecek ve sürekli tedirgin, sıkıntılı olacaktır. Olayların gelişimine, kişilere, sonuçlara son derece önem verip, zahiren aksi giden işlerde bir hayır olabileceğini düşünmeyip, üzüntüye kapılacaktır.

Kuran'da sabredenlerle sabretmeyenlerin mutlaka ayırt edileceği bildirilmiştir. Müslümanın samimiyetin ortaya çıkması ve bu ayrımın yapılması için Allah böyle zorluk günleri yaratır. Bu zorluklara sabır gösterip tevekkül edenlerin, her ne olursa olsun Kuran ahlakını yaşama ve anlatma yolunda daha da büyük bir şevk ve heyecanla ilerleyenlerin güzel ahlaklarına tüm insanlar da böylece şahitlik ederler.

Dün de belirtitğim gibi, büyük İslam alimi Bediüzzaman Hazretleri, ömrünün 30 senesini aşkın bir dönemini başına gelen sıkıntı ve zorluklara sabrederek sürdürdü. Kendisi son derece zor şartlar altında haksız bir şekilde tutulmasına rağmen, asla bunu dile getirmedi. Talebelerine daima olayların güzel yönlerini ve hikmetlerini görmelerini hatırlatırdı. Kendi sözlerinden, onun bu zorluklara nasıl hayır ve hikmet gözüyle baktığını, asla üzüntüye kapılmayıp aksine sevinç içinde, heyecanlı ve şevkli olduğunu görürüz. İşte bu mutmain ruh halini ortaya koyan ve her zaman Rabbi'nden razı olduğunu ifade eden sözlerinden biri:

"…Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilakis elem bırakır. Madem hakikat budur ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleri ile beraber madum ve yok olmuş ve gelecek bela günleri, şimdi madum ve yoktur ve yoktan elem yok ve madumdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri -ki hiç ve madum ve yok olmuşlar- şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp, Allah'tan şekva etmek gibi "Of, of" etmek divaneliktir. Eğer sağa-sola yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir. Sıkıntı ondan bire iner. Hattâ şekva olmasın, ben bu üçüncü Medrese-i Yusufiye'de, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve manevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nur'un hizmetinden mahrumiyetimden gelen me'yusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inayet-i İlahiye bu mezkûr hakikatı gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. Çünki benim gibi kabir kapısında bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibadet saatleri yapmak büyük kârdır diye şükreyledim." (Lemalar, 424)

Said Nursi, yukarıdaki sözlerinden de anlayacağımız gibi yaşadığı olaylara son derece derin bir bakış açısıyla ve her zaman Rabbinden taraf olarak bakıyordu. Yaşadığı en sıkıntılı onların bile çok kısa bir an sürüp geçeceğini ve bunlardan geriye ancak ahiret sevabının kalacağını biliyordu. Dünyada geçirdiği sabır dolu bir saatin ahirette belki de sonsuz güzelliklerle dolu yıllara karşılık geleceğini asla unutmuyordu.

İşte Üstad bu derin kavrayışı ve ahlakı ile, Allah'a gönülden iman eden bir müslümanın nasıl bir sabra ve tevekkül anlayışına sahip olması gerektiğini de bizzat kendi yaşadıklarıyla insanlara göstermişti. Üstad, sabır ve tevekkülü en güzel şekliyle yaşıyordu çünkü o yalnızca Rabbini dost ve vekil ediniyordu. Allah'tan gelen her türlü imtihanın hayırlarını görüyor, hikmetlerini tüm müslümanlara anlatıyor onların da faydalanmalarını sağlıyordu.
İşte bugün de bir sıkıntı ile karşılaşan müslümanlar, bu üstün ahlakı ve derin kavrayışı örnek almakta ve yaşamın her anını tevekkül ve sabır ile geçirmenin lezzetini tatmaktadırlar.