|
MEDRESE-İ
YUSUFİYE'DE GEÇEN GÜNLER - 2
Tüm hayatını Allah'a adayan, her saniyesini Allah'ın hoşnutluğunu
kazanma gayretiyle sürdüren Üstad, Medrese-i Yusufiye'de geçirdiği
yıllarla sabrın en güzel örneklerini müslümanlara göstermiştir.
En ağır ve zor koşullarda dahi daima kaderin kusursuzluğunu hatırlatmış,
Allah'ın üzerindeki rahmetini dile getirmiştir. Bediüzzaman'ın hak
mücadelesinde kararlı olduğunu gören bazı karanlık odaklar, onu
sürgün ve hapis gibi yöntemler ile yıldıracakları zannına kapılmışlardır.
Oysa hapis veya sürgün gibi zorluklar onu Rabbine daha çok yaklaştırmış
ve haklı mücadelesini daha da şevkle sürdürmesine vesile olmuştur.
Kuran ilmi ve imanla, ibadet ve taatla, imana hizmetle vakit geçirmek
için her türlü şeyden feragat edip Van'da inzivaya çekilen Üstad,
hiçbir ilgisi olmayan bir konu nedeniyle Van'dan alınarak Burdur'a
oradan da Isparta'nın Barla ilçesine götürülmüş ve ev hapsine alınmıştır.
İşte Barla, Nurlar'ın kaleme alındığı yerlerdendir. Burada insanların
imanlarını coşturan, dini tebliğ etmeye kuvvet bulmalarını sağlayan,
Kuran ayetlerinin nurlu tefsirlerinin ilk temelleri atılmıştır.
Son derece zor koşulların söz konusu olduğu Barla sürgününü herşeye
daima hayırla bakan Üstad şu şekilde anlatmaktadır:
"Siyaseti
terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında âhireti
düşünmekte iken, ehl-i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler.
Hâlık-ı Rahîm ve Hakîm o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz
ve ihlası bozacak sebeplere maruz o dağdaki inzivayı; emniyetli,
ihlaslı Barla Dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya'da esarette
iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya
çekileyim. Erhamürrâhimîn bana Barla'yı o mağara yaptı, mağara
faidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücuduma
yüklemedi… Benim Rabb-ı Rahîmim, beni Kur'anın hizmetinde ziyade
istihdam etmek ve Sözler namıyla envâr-ı Kur'aniyeyi bana fazla
yazdırmak için, dağdağasız bir surette beni şu gurbette bırakıp,
bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünya, dünyalarına karışabilecek
bütün nüfuzlu ve kuvvetli rüesaları ve şeyhleri, kasabalarda ve
şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin
verdikleri halde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi.
Hiç akraba ve hemşehrilerimi, -bir-iki tanesi müstesna olmak üzere-
yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hâlık-ı Rahîmim o tecridi,
benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi safi bırakıp,
gıll u gıştan âzade olarak Kur'an-ı Hakîm'in feyzini olduğu gibi
almağa vesile etti. Hem ehl-i dünya bidayette, iki sene zarfında
iki âdi mektub yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya
yirmi günde veya bir ayda bir-iki misafirin sırf âhiret için yanıma
gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-ı Rahîmim
ve Hâlık-ı Hakîmim o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene
manevî bir ömrü kazandıracak şu şuhur-u selâsede, beni bir halvet-i
mergubeye ve bir uzlet-i makbuleye koymağa çevirdi. "Elhamdülillahi
alâküllihal" İşte hal ve istirahatim böyle..." (Mektubat,
sf. 46)
İşte
bu cümlelerle Üstad son derece zor şartlar içeren, hizmetinin önüne
geçmeyi amaçlayan, onu yakınlarından ayıran Barla sürgününü zahir
yönüyle değerlendirmemiş, hayır ve hikmetlerini tefekkür edip Allah'a
hamd etmiştir. Buranın Allah'ın rahmeti sayesinde kendisi için hem
daha emniyetli olduğunu belirtmiş hem de Kuran hizmeti için bir
inziva yerine dönüştüğünü söylemiştir.
Said Nursi'nin verdiği hizmetlerden rahatsız olanlar, Üstad'ı ev
hapsiyle yıldıramayacaklarını anlamış, aksine taraftarlarının artması,
herkesin imana sarılması bu kesimleri adeta paniğe sürüklemiştir.
Büyük alim Said Nursi'ye tekrar haksız yere iftiralarda bulunarak,
Eskişehir'de en ağır koşulların mevcut olduğu tek kişilik bir koğuşa
yerleştirmişlerdir. Tüm bu zorluk ve sıkıntıların kaderde olduğunu
ve teslimiyetle karşılanması gerektiğini Üstad bir başka mektubunda
şöyle dile getirmektedir:
"Sonra
bu sırada, bu soğukta, en ziyade istirahata ve üşümemeğe ve dünyayı
düşünmemeğe muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsas
eder bir tarzda, beni bu tahammülün fevkinde bu tehcir ve tecrid
ve tevkif ve tazyike sevkedenlere, fevkalâde iğbirar ve kızmak
geldi. Bir inayet imdada yetişti. Manen kalbe ihtar edildi ki:
"İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adalet
olan kader-i İlahînin büyük bir hissesi var ve bu hapiste yiyecek
rızkın var. O rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslim
ile mukabele lâzım. Hikmet ve rahmet-i Rabbaniyenin dahi büyük
bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve teselli vermek
ve size sevab kazandırmaktır. Bu hisseye karşı, sabır içinde binler
şükretmek lâzımdır..." (Lemalar, sf. 260)
|