BEDDİUZZAMAN'I
YAKINDAN TANIMAK
Bediüzzaman'ın
bütün ömrü insanları Allah'a imana ve Kur'an ahlakını yaşamaya davet
ederek geçmiştir. Bu uğurda çok fazla eziyet görmüş, ancak o yaşadığı
hayattan her zaman razı olmuş ve her geçen gün Allah'a daha büyük
bir sevgiyle bağlanmıştır. Bediüzzaman'ın hayatını yakından bilmek
ve öğrenmek, Allah'a olan derin sevginin insana nasıl bir ahlak
kazandırdığını görebilmek için çok önemli bir fırsattır. Bu nedenle
her müslüman Üstad'ın yaşamını bilmeli ve verdiği mücadeleyi öğrenmelidir.
Said Nursi 1876 yılında, Bitlis'in Hizan kazasının Nurs köyünde,
Sofi Mirza Efendi ve Nuriye Hanım'dan dünyaya geldi. Üstadımız,
kendisini 8-9 yaşına kadar misafir eden bu güzel köyün, kıbleye
bakan yamacındaki taş duvarlı, toprak damlı mütevazi bir evinde
dünyaya geldi. Ancak küçük yaşta ilme meraklı olması nedeniyle ilk
tahsilini yapmak üzere, nahiyeleri İsparite bağlı Tağ köyüne gitti.
Tağ Müderrisi Molla Muhammed Emin Efendi'nin yanında tahsiline başladı.
Daha sonra Hocası Seyyid Nur Muhammed Efendi eşliğinde 1886 yılında
Arabi ilminin temeli olan gramer kitapları üzerinde çalışmaya başladı.
Ancak burada bir kaç talebenin kendisini rahatsız etmesi üzerine
buradan ayrıldı. Bir müddet Vastan'da kaldı, daha sonra Doğu Beyazıt'a
geçti. Burada Beyazıt Medresesinde üç ay kadar tahsil gördü. Burada
kaldığı bu üç aylık müddeti, Ahmet-i Hani Hazratlerinin türbesinde
özellikle gece vakitlerinde mum ışığında ders çalışarak geçirdi.
Bu sıralarda Bediüzzaman ilmini çok fazla artırmış ve bu kadar kısa
bir süre içinde yaklaşık 100 kitap okuyarak kendisine "Molla
Said-i Meşhur" denmeye başlanmıştır. İslam dinini yayma şevki
nedeniyle gece gündüz çalışan ve Kur'an'ın kendisine gösterdiği
yola tabi olarak ilmini artırmak için evinden ayrılan Üstad, bir
daha annesini görememiş ve babasını ise yıllar sonra görme imkanı
elde edebilmiştir.
14-15 yaşında olmasına rağmen kendisine "Molla Said" denilen
Said Nursi, Doğu Beyazıt'tan ayrılmak için Şeyh Muhammed Celali
Hazretlerinden izin alır ve Bağdat'a gitmek üzere yola çıkar. Önce
Bitlis'e gelir, burada iki sene kadar kaldıktan sonra 1897 yılında
Vali Hasan Paşa'nın daveti üzerine Van'a gider. Bu sıralarda yirmi
yaşındadır. Önce Valinin, daha sonra da İşkodralı Tahir paşa'nın
konağında uzun zaman kalır. Burada geçirdiği dönemde tarih, coğrafya,
matelatik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi ve felsefe gibi ilimlerde
ilerlemeye başlar. Sahip olduğu bu yüksek ilim nedeniyle insanlar
sürekli Üstad'ı münazaraya davet etmeye başlarlar. Ancak Üstad bu
kişilere karşı her seferinde ilmen üstün gelir. Bu nedenle kendisini
sevenlerin yanısıra, gıbta eden ve sahip olduğu bu üstünlüğe karşı
hadiseler meydana çıkartan insanlar da çoğalmaya başlar.
Bu dönemlerden edindiğimiz bilgilerden biri, 1894 yılında Üstad
Tahir Paşa'nın yanında kalırken, 80-90 ciltlik kitabı sürekli ezberden
kısık sesle tekrar etmesi ve Tahir Paşa da misafirinin odasının
kapısına yanaşarak Üstad'ın zikir yaptığını sanarak onu dinlemesidir.
Üstad bu dönemleri öğrencisi Mustafa Sungur Bey'e şu şekilde anlatır:
"Mahfuzatım
olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine
çıkmağa basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım.
Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka
bir şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kafi geldi."
Bediüzzaman
Allah'ı tanımak ve yakınlaşmak için bilimin ne kadar önemli olduğunu
anladığı için, ülkede eğitim veren merkezlerin çoğalması için büyük
gayret sarfetmiştir. Özellikle ihmal edilen Doğu vilayetlerinin
insanlarını eğitecek bir Darü'l Fünun açılması için Tahir Paşa'nın
da yardımlarıyla Erzurum ulemasıyla görüşmek üzere Erzurum'a gitmiştir.
Bu yıllarda. Ezrurum'un önde gelen ulemasıyla yaptığı sohbetlerde
bilimin din için ne kadar büyük önemi olduğunu, Avrupa'nın bu konuda
büyük ölçüde ilerlediğini, hatta İslam alemini ve Osmanlı'yı bu
şekilde mağlup etmek istediklerini ve bu nedenle doğuda bir üniversite
açmanın şart olduğunu söylemiştir.
Bu görüşmelerden sonra aynı yıllar içerisinde Üstad Siirt'e gelir
ve burada o dönemin meşhur Mollalarından Molla Fethullah Efendinin
medresesine uğrar. Said Nursi'nin ilk defa "Bediüzzaman"
ünvanıyla adlandırılması bu medresede olmuştur. Sorduğu sorulara
aldığı cevaplardan yola çıkarak, Üstad'ın ilmine, aklına ve zekasına
hayran kalan Fethullah Efendi, "Zeka ve hıfzın bu şekilde aşırı
derecede bir insanda toplanması nadirdir" diyerek hayranlığını
dile getirmiş ve ilk defa orada Üstad'a Bediüzzaman diye hitap etmiştir.
Bu yıldan sonra Said Nursi, "zamanın en güzeli, çağın eşsizi"
anlamına gelen Bediüzzaman olarak anılmaya başlamıştır.
Said Nursi 1907 yılında İstanbul'a gelir. Burada Fatih Cami yakınlarındaki
Osmanlı alimlerinin toplanma yeri olan Şekerci Hanına yerleşir.
Üstad'ın bu hanın kapısına astığı
"Burada
her suale cevap verilir, her müşkil halledilir; fakat sual sorulmaz"
yazan levha, dönemin uleması arasında büyük yankı uyandırmış
ve bu levhayı asacak kadar kendisine güveni olan kişinin kim olduğu
merak edildiği için Şekerci Hanının ziyaretçisi çok fazla olmuştur.
Bunlardan biri de Diyanet işleri Müşavere Kurulu azalığı yapan Hasan
Fehmi Başoğlu'dur ve kendisi Üstad'ı gördükten sonra şunları söylemiştir:
"...Ve yakinen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbi değil,
vehbidir."
Üstad'ın
İstanbul'a geliş sebebi doğuda bir üniversite açılması meselesini
zamanın yönetimine iletmekti. Nitekim Abdülhamit'e bir dilekçe vererek,
bu isteğini yazılı olarak dile getirmişti. Ancak halkın düşündüklerini
ve arzularını rahat rahat dile getiremediği böyle bir dönemde, Üstad'ın
fikirlerini cesur bir şekilde dile getirmesi oldukça dikkat çekmiş
ve bu durum onun 1908 yılında Yıldız Askeri Mahkemesine çıkmasına
sebep olmuştur. Bediüzzaman buradan çeşitli bahanelerle Topbaşı
Tımarhanesine gönderilmiş ve kendisini kontrol eden doktorlar Üstad
için şunları söylemiştir: "Eğer Bediüzzaman'da zerre kadar
mecnunluk eseri varsa, dünyada akıllı adam yoktur." Nitekim,
doktorları Üstad'a kendisine yapılan bu haksızlıktan dolayı itidal
tavsiye etmiş ve özür dileyerek, üzüntülerini dile getirmişlerdir.
Bu olaydan sonra, bu kez de 1909 yılında Üstad, ortada hiç bir sebep
yokken 31 Mart isyancılarıyla birlikte İstanbul Üniversitesi'nin
arkasındaki Bekir Ağa bölüğü hapishanesine, idamlıklar koğuşuna
kapatıldı. Bu olayla ilgili olarak İstanbul Divan-ı Harb-i Örfisine
çıkartıldı. Mahkeme başkanı Hurşit Paşa'nın kendisine idam cezasını
hatırlatarak tehditkar konuşması üzerine, "Mazlumiyetle ölmek,
zalimiyetle yaşamaktan hayırlıdır" sözleriyle noktaladığı hayranlık
veren savunması üzerine serbest bırakıldı.
1910 yılında İstanbul'dan ayrılıp Tiflis'e gitti. Buradan da Doğu
Anadolu'yu il il dolaşarak, meşrutiyet lehine konuşmalar yapmaya
ve halkın bu konudaki sorularını cevaplamaya başladı. Bu seyahat
sırasında Muhakemat ve Münazat adındaki eserlerini yazdı. Üstad
hayatı boyunca yaptığı gibi, bu yıllarda da hiçbir menfaat beklentisi
olmadan, sadece Allah rızası için büyük zorluklar içinde tüm Anadolu'yu
dolaşarak halkı eğitmek için gayret sarf etmiştir. 1911 senesinde
Şam'ın Emeviye camiinde meşhur hutbesini vererek, İslamın geleceğinin
parlak olduğuyla ilgili müjdeler vermiş ve müslamanları şevklendiren,
kalplerine kuvvet veren çok hikmetli bir konuşma yapmıştır. Aynı
yıl İstanbul'a geri dönmüştür.
Bu yıllarda 1. Dünya Savaşı çıkmış ve Üstad da memleketi savunma
gayesiyle Van'da, Bitlis'de, Pasinler'de düşmana karşı savaşmış
ve burada kazandığı zaferlerle Enver Paşa'nın hayranlığını kazanmıştır.
Savaşın ilerlediği yıllarda Rus'ların 1916 yılında Van'a ilerlemesiyle
Van'a geçmiş ve talebeleriyle birlikte cephede vatanı müdafa etmiştir.
Ancak bu savaş sırasında yaralanarak Rus askerlerine esir düşmüş
ve bir aylık bir sorgu sonrasında Sibirya'ya sürülmüştür.
1916 yılında 40 yaşındayken Sibirya'da vatanından ayrı kalmak zorunda
kalan Bediüzzaman, bu sürgün sırasında Kafkas ordularından birinin
komutanı önünde ayağa kalkmayı reddettiği için idama mahkum edilmiştir.
Ancak idam kararını infaz etmeye gelen bölüm komutanı, namaz kılmak
için izin isteyen ve abdest alarak iki rekat namaz kılan Üstad'ın
bu samimi ibadetinden etkilenerek, şu sözlerle infaz hükmünü iptal
etmiştir: "O hareketinizin, mukaddesatınıza olan bağlılıktan
olduğuna kanaat getirdim. Sizi boş yere rahatsız ettim. Rica ederim
beni affediniz."
Bu olaydan bir süre sonra Said Nursi Allah'ın yardımı ve inayetiyle,
Rusça bilmediği halde Varşova ve Avusturya üzerinden esaretten firar
etmiştir. Ve 25 Haziran 1918 tarihinde İstanbul'a ulaşmayı başarmıştır.
Üstad Rusya'da tam iki yıl, dört ay, dört gün esir kalmıştır. İstanbul'a
döndüğünde büyük bir hayranlık ve sevgiyle karşılanan Said Nursi,
o zamanlar İşaret-ül İcaz kitabını basmaya karar vermiştir. Enver
Paşa esaretten sağsağlim dönen Üstad'a hayranlığının bir ifadesi
olarak, "Hocam benim de hizmetim olsun, bu kıymetli eserinizi
müsaade ederseniz bastırayım" demiş ve Enver Paşa'nın da desteğiyle
bu eser basılmıştır. İşte bu olay, Üstad'ın Eskişehir yıldız otelinde
1951 yılında söylediği
"...Askeriye
de bir ruh var, o ruh benimle dosttur" sözünün bir tezahürüdür.
Said Nursi 1918-1922 yılları arasında sık sık İstanbul'a gelmiş
ve Sarıyer'in Fıstıklı Bağlar semtinde mütevazi ahşap bir evde kalmıştır.
Üstad, "Eski Said'den, Yeni Said'e geçiş"in bu dönemde
gerçekleştiğini bildirir. Nitekim Bediüzzaman bu evde birçok eserini
kaleme almıştır. Bu yıllarda Üstad Kuvay-i Milliyeyi desteklemiş
ve İstanbul'un işgaline karşı çıkmış, hatta Hutuvat-ı Sitte adlı
eserini bu amaçla kaleme almıştır. Bu nedenle zamanın yönetiminin
"nerede görülürse vurulsun" emrine maruz kalmıştır. Ancak
onun vatana yaptığı bu fedakarane hizmet karşılığında, 9 Kasım 1922
tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Bediüzzaman'a Hoşgeldin
merasimi yapılmış ve alkışlarla karşılanmıştır. Ankara Hükümeti
Reisi Mustafa Kemal Paşa ise onu bizzat Ankara'ya davet etmiştir.
Üstad da 19 Ocak 1923 tarihinde Meclise hitaben bir hutbe yazmış
ve bunun Meclis'te okunması sonrasında 50 milletvekili daha namaza
başlamıştır.
İstanbul'da geçen bu zorlu yılların ardından Bediüzzaman, 1923 yılında
Van'a dönmüştür. Buradaki Erek dağının eteğinde bir manastır harabesine
yerleşmiş ve günlerini ibadet ve tefekkürle geçirmeye başlamıştır.
İki yıl burada kaldıktan sonra Şeyh Said'den, Üstad'ın kürt ayaklanmasını
desteklemesini isteyen bir mektup gelmiştir. Bu mektuba Bediüzzamanın
cevabı özetle şöyle olmuştur.
"Türk
milleti asırlardan beri İslamiyetin bayraktarlığını yapmıştır.
Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin
torunlarına kılıç çekilmez. Biz müslümanız, onlarla kardaşız.
Kardaşı kardaşla çarpıştıramayız. Bu şer'an caiz değildir. …Teşebbüsünüzden
vazgeçiniz. Zira akim kalır."
Bu
örnekte de görüldüğü gibi Üstad her zaman isyancılara karşı olmuş
ve kendisine gelen tüm teklifleri şiddetle reddetmiştir. Yıl 25
Şubat 1925'ı gösterdiğinde, Van'da bulunan Said Nursi isyanı bastırmak
için uğraşan bir insan olmasına rağmen, isyanı teşvik bahanesiyle
bazı şeyh ve ağalarla birlikte bir kısım jandarma eşliğinde Burdur'a
götürülmüştür. Burdur'u Isparta ve Isparta'yı Barla kazasına nakledilişi
izlemiştir.
Üstad Barla'ya geldiğinde yıl 1926 idi. Şark isyanlarını önlemeye
çalıştığı halde, aksi bir bahaneyle buraya kadar getirilmiş ve kendisi
burada küçük bir kulübeye yerleştirilmiştir. Böylece bu değerli
müminin, ahirette kendisine büyük bir ecir ve dünyada büyük bir
şeref olacak olan 25 yıllık esaret dönemi başlamıştır. Üstad Barla'nın,
Risale-i Nur külliyatının telif edilmeye başlandığı ilk merkez olduğunu
söyler. Büyük bir çınar ağacının yanında bulunan bu kulübede Üstad,
milyonlarca müminin imanına vesile olan çok kıymetli bir esere imza
atmıştır. Nitekim bir çok kıymetli esere ilham bulduğu bu mekan
ve evinin yanındaki çınar ağacı için, Üstad "Ben bu ağacı Yıldız
Sarayına değişmem" demiştir.
Said Nursi'nin durmadan farklı yerlere sürülmesinin sebebi, onu
İslam hizmetinden vazgeçirmek ve Kur'an ahlakını yaymaktan caydırmaktır.
Ancak tüm müslümanların kendisine büyük bir sevgi ve saygıyla bağlanmasına
sebep olan bu sürgün günlerinde Üstad, kendisini dine hizmetten
çevirmek isteyenlere Barla'daki evinde yazdığı şu cevabı vermiştir:
"Dinsizlerin
dahi içinde bulunduğu bütün Avrupa toplansa, Allah'ın tevfikiyle
beni o mesleğimin bir meselesinden geri çeviremezler, inşallah
mağlub edemezler."
Bediüzzaman'ın
oldukça zor şartlar altında geçen bu yıllarından sonra, 1934 yılı
yaz ortalarında Barla'dan alınarak Isparta'ya getirildi. Üstad Isparta'ya
geldiğinde Sözler ve Mektubat tamamlanmıştı. Burada bir süre kaldıktan
sonra 25 Nisan 1935 tarihinde gene her zamanki gibi ortada hiçbir
sebep yokken askeri bir kıta Isparta'ya gelmiş ve Üstad'la talebelerini
elleri kelepçeli bir şekilde evlerinden alarak Eskişehir'e götürmüştür.
Bunun sebebini ise Üstad'ın "gizli cemiyet kurduğu ve rejim
aleyhtarı olduğu" gibi mantıksız bir bahane öne sürerek daha
sonradan açıklamışlardır. Yazdığı eserlerin insanlar üzerinde büyük
bir etki meydana getirmesinden ve bu etkinin gün geçtikçe büyümesinden
tedirgin olan zamanın hükümeti, Bediüzzaman'ı 120 talebesiyle birlikte
hapse atmış ve burada çeşitli işkencelere maruz bırakmıştır. Yapılan
mahkemeler neticesinde hiçbir hukuki delil olmadığı halde Bediüzzaman'a
11 ay, on beş arkadaşına da altışar ay ceza verilmiş ve diğer 105
kişi beraat etmiştir. Üstad hapisteyken bir çok kişi imana gelmiş
ve ahiretlerinin kurtulmasına bu ceza dönemi vesile olmuştur. Ayrıca
bu süre içinde Üstad altı büyük Risaleyi kaleme alarak, inkarcıların
yapmak istediklerini tam tersine çevirmiş ve bu 11 aylık sürede
Kur'an'a hizmete büyük bir süratle devam etmiştir.
Üstad Eskişehir hapishanesinde kaldığı süre içinde burayı medreseye
çevirmiş ve adına da Medrese-i Yusufiye demiştir. Bu şerefli ayların
sona erdiği 1936 yılında ise onu gene serbest bırakmamışlar ve Kastamonu'da
gözaltında tutmuşlardır. Burada hem Said Nursi, hem de talebeleri
yakın takibe alınmış ve her yaptıkları Ankara'ya bilgi olarak ulaştırılmıştır.
Üstad burada üç ay karakolda, sekiz sene de karakolun karşısındaki
bir evde göz hapsinde tutulmuştur. Buradan sık sık talebeleriyle
mektuplaşmıştır. Bu mektuplar elden ele, ilden ile dolaşmış, hatta
özel olarak bu işle görevlendirilmiş Nur postacıları türemiştir.
Ancak 31 Ağustos 1943 günü polis baskını yeniden tekrarlanmış ve
evinde bulunan ilmi, imani ve ahlaki konular içeren bu mektuplar,
dolayısıyla Üstad, yeniden tevkif edilmiştir. Bu sefer de Çankırı
yoluyla Ankara'ya getirilmiş ve buradan Denizli hapishanesine sevkedilmiştir.
Farklı yerlerden getirilen 126 Nur talebesi de aynı günlerde tevkif
edilmiştir. Burada talebelerine sürekli moral veren ve onların imanını
ayakta tutmaya gayret eden Üstad, Denizli'de iki ay kaldıktan sonra
Emirdağ'da kalmaya mecbur edilir. Mahkeme eserlerini inceleyerek
kanuna aykırı hiçbir yön bulunmadığını beyan etmiş olduğu halde
gene de kendisini özgür bırakmamışlardır. Ayrıca evinin önünde gece
gündüz gelen gideni kontrol eden bir polis yerleştirmişlerdir.
1948 yılında Üstad yine talebeleriyle birlikte alınmış ve Afyon
hapishanesine götürülmüştür. Burada Bediüzzaman yaşı çok ilerlemiş
olmasına rağmen, çok soğuk ve rutubetli bir koğuşa konmuş ve kendisiyle
değil görüşmek ve konuşmak, selamlaşmak bile yasaklanmıştır. İşte
Bediüzzaman burada ilk defa vasiyetini açıklamış ve talebelerine
şu emri vermiştir.
"Belki
hayatta kalmayacağım, bütün mevcudiyetim vatan, millet, gençlik
ve alem-i İslam ve beşerin ebedi refah ve saadeti uğruna feda
olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar"
1949
yılında Üstad Afyon hapishanesinden tahliye edildi. İki yıl kadar
Emirdağ'da kaldıktan sonra, Isparta'ya yerleşti. Burada yetmiş gün
kadar kaldı. Bu arada Gençlik Rehberi'nin Türkçe harflerle basılması
nedeniyle gene kendisine bir dava açılmıştır. Duruşmaya katılmak
üzere 1952 yılının Ocak ayında Sirkeci'de Akşehir Palas oteline
yerleşti. Binlerce kişi Üstad'ı görebilmek için bu davanın mahkemelerine
geliyordu. Bir süre sonra dava beraatle neticelendi. 1953 yılında
İstanbul'da bir süre kalan Üstad, bundan sonraki yıllarda çeşitli
yerlerde ikamet ettikten sonra 1960 senesinde Ankara'ya geri döndü.
Burada şiddetli bir zatürre hastalığına yakalandı ve talebelerine
son derslerini verdikten sonra 21 Mart tarihinde Urfa'ya geldi.
İpek Palas oteline yerleşti. Burada son günlerini geçiren Üstad,
bu hasta haliyle bile yetkililer tarafından yolculuğa çıkartılmak
istenmiş, ancak hayata veda ettiği için bu mümkün olmamıştır. Ve
hepimizin gönülden sevdiği, hürmet ettiği bu değerli mümin, 23 Mart
1960 tarihinde gece 3.00 de bu hayata veda etmiştir. Ardında bıraktığı
şu güzel müjdeyle "Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılabatı içinde
en yüksek ve gür sada, İslamın sadası olacaktır"…
|