Zaman
daima Allah'ı inkar edenlerin aleyhine işlemektedir. Bunun en
açık göstergesi inkarcıların dünya üzerindeki sonuç vermeyen çabalarıdır.
İnsanlık tarihi boyunca bir grup Allah'ı inkar etmeye delil bulmak
için uğraşmış ancak bu uğurda sadece kendi ömürlerini tüketmişlerdir.
İddialarını doğrulayacak tek bir kanıt dahi elde edememelerine
rağmen karşılarında tüm açıklığıyla duran yaratılış delillerine
gözlerini tamamen kapamışlardır. Yaratılış gerçeği her geçen gün
yepyeni ve olağanüstü etkileyici delillerle ispatlanırken, inkarcılar
geçmişteki yanılgıları içinde sür-git kalmış, aynı iddiaları yüzyıllar
boyunca tekrarlamışlardır.
Bir önceki yazımda bahsettiğim, evrim teorisini ispatlamak bir
yana, evrimin aslında tamamen çıkmazda olduğunu açıkça gözler
önüne seren konferansta, neredeyse her konuşma inkarcıların içine
düştüğü yanılgıyı gözler önüne sermekteydi. Yıllardır tekrarlanmış
ve bir mantığa dayanmayan, geçerliliğini tamamen yitirmiş olan
evrim iddiaları, ilginçtir ki bazı çevreler tarafından hala savunulmaktaydı.
Aslında temeli olmayan bir teoriyi, temeli olmayan delillerle
ispatlamaya çalışmak oldukça zor bir iştir. Ancak bu çevreler
bir türlü vazgeçemedikleri teorilerini savunmak için ellerinden
geleni yaptılar. Ve başka çıkar yol bulamadıkları için, 'sözde
delilleri'ni zoraki savunmaya çalıştılar.
Bu sözde delillerden bir tanesi, canlılığın temeli olan aminoasitlerin
oluşumuna yegane ispat olarak öne sürülmüş olan Miller deneyi
idi. Yaklaşık 50 yıl önce ortaya atılan bu deney aminoasitlerin
"laboratuvar şartlarında" meydana getirilebileceğini
öngörmekteydi. Buna göre "ilkel atmosfer" şartlarında
canlılığın ilk kökeni meydana gelecekti. Bunun için "modern"
laboratuvarın "modern" şartlarında, "modern"
bir düzenek kurularak yapılmış olan Miller deneyi örnek olarak
verilmekteydi. Normal şartlarda böyle bir düzenekte delil olmaktan
çok teori ile "aykırılık" meydana getiren çok fazla
yön vardı. Ama kendini yaratılışı kabul etmeme mücadelesine adamış
olan bu insanlar, bu aykırı yönleri görmektense, "işlerine
gelen" kısımları almayı uygun gördüler. Aykırılık yaratan
noktaları gözardı etmeye özen gösterdiler.
Stanley Miller, deneyinde, ilkel dünyanın oluşumunda varolduğunu
"tahmin ettiği" amonyak, metan, hidrojen ve su buharı
karışımını kullanmıştı. Bunlar kendi kendilerine reaksiyona giremezlerdi.
Bu nedenle buradaki enerjinin ilkel atmosferde yıldırımlardan
kaynaklanmış olabileceğini "varsayarak" düzenek için
bir elektirik deşarjı kullandı. Miller karışımı bir hafta süreyle
100 C suda kaynattı ve bu sıcak ortama elektrik akımı verdi. Ve
sonuçta proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan 20 çeşit aminoasitten
üçünün sentezlendiğini gördü.
İddialarını destekleyecek zoraki bir delil arayışında olan evrim
taraftarları, bu bulguya hemen sahip çıktılar. Uzun yıllardır
aradıkları bir çıkış noktasıydı bu. Deneyin nasıl ve hangi şartlarda
gerçekleşmiş olduğu önemli değildi. Bu 'sözde delil' de yine diğerleri
gibi "aykırı" noktaları önemsenmeden kabul edildi. Hatta
üzerine türlü senaryolar kuruldu ve canlılık "her nasılsa"
oluşmuş oldu. Bu senaryoya göre ilkel atmosferde meydana gelen
aminoasitler daha sonra rastlantılar ile uygun dizilimler meydana
getirmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı. Bu tesadüfen meydana
gelen proteinler de kendi aralarında "karar vermiş"
ve hücrenin farklı bölümlerini meydana getirmişlerdi. Canlılık,
tesadüf eseri meydana gelen birkaç aminoasitin tesadüf eseri biraraya
gelip sentezlenmesi ve tesadüfen proteinleri oluşturması ile başlamış
oluyordu. Tek çıkış noktası da Miller deneyi idi.
Dikkat edilirse, canlılığın başlangıç noktası olarak ortaya atılan
bu 'sözde delil', daha başlangıç safhasından itibaren tamamen
tahminlere ve varsayımlara dayanmaktadır. Üstelik, bir çıkış noktası
olduğunu kabul etsek bile, ortada deneyi tamamen geçersiz kılacak
ve artık buna bilim adamlarının dahi rağbet etmemelerine neden
olan önemli deliller vardır. Evrimciler her ne kadar görmek istemeseler
de, yapılan bu deney aslında evrime delil teşkil etmek yerine
canlılığın rasgele ortaya çıkışının imkansızlığını açıkça ortaya
koymaktadır.
Öncelikle Miller deneyinde "Soğuk tuzak" isimli mekanizmayı
kullanmıştı. Bu mekanizmadan faydalanarak aminoasitleri oluştukları
ortamda tutmamış, onları bu ortamdan ayırmıştı. Çünkü aksi takdirde,
o zamanki ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen
sonra imha ederdi. Oysa tamamen modern koşullar altında "düşünülmüş"
olan bu düzeneğin varlığını kuşkusuz ilkel atmosferde tahayyül
etmek imkansızdır. Bu, bilinçli bir düzenektir. Bu düzenek olmadan
elde edilen aminoasitler aynı ortamda hemen parçalanacaklardır.
Bunu bilen hatta bunu daha önce "tecrübe etmiş" olan
Miller, deneyinde bu mekanizmanın gerekliliğini bilerek hareket
etmiş ve mantıklı hiçbir açıklama getiremeden, deneyine bu sistemi
dahil etmiştir.
Bununla beraber, Miller'in deneyinde gerçekleştirdiği ilkel atmosfer
gerçekçi bir atmosfer değildi. 1980'lerde ortaya çıkan bu gerçeğe
göre Miller, o zamanki ortamda bulunması gereken azot ve karbondioksiti
gözardı ediyor, bunun yerine metan ve amonyak kullanmayı tercih
ediyordu. Çünkü amonyak olmadan bir aminoasitin sentezlenmesi
imkansızdı. Nitekim daha sonra hidrojen, azot ve su buharından
oluşan bir atmosferde yapılan deneylerde tek bir aminoasitin oluşamaması
da bu gerçeği net bir biçimde açıklamaktaydı. Üstelik bu gerçeği
Miller'in kendisi de itiraf etmiş ve kullandığı atmosfer ortamının
gerçekçi olmadığını kabul etmiştir. Ayrıca yaşları 3.5 milyar
yıl olarak hesap edilen dünyanın en eski taşlarından anlaşıldığı
üzere, ilkel atmosferde aminoasitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta
oksijen bulunmamaktaydı. Çünkü taşlarda okside olmuş demir ve
uranyum birikintileri bulunmaktaydı. Bunun yanısıra Miller deneyinde
sadece aminoasitleri elde etmemiş, çok daha fazla miktarda canlıların
yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitler
de oluşmuştu. Aminoasitlerle aynı ortamda bulunan bu organik asitlerin,
bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere
dönüşmeleri kaçınılmazdı. Sonuçta bu ortam canlılık için elverişli
bir ortam olmaktan çok, canlılığı tehdit edici bir ortam özelliğini
taşımaktaydı.
Miller deneyi, evrim için bir delil olmaktan çok, evrimin yani
tesadüflerin ne büyük bir çıkmazda olduğunu göstermeye yarayan
bir deneydir. Ancak bu gerçeği kavrayamayan ve deneydeki tutarsızlıkları
gözardı eden evrimciler, Miller'in kendisinin bile geçersizliğini
itiraf ettiği bu deneyi hala evrim için bir delil olarak kullanmaktan
çekinmemektedirler. Bu aslında açıkça bilinçsizliğin ve çaresizliğin
bir göstergesidir. 21. yüzyıla girmek üzere olduğumuz bu tarihlerde
dahi canlılığın başlangıcı olarak, geçersiz ve zorlama bir deneyi
gösteren insanlar, kendilerini kandırmaktan öteye gidememektedirler.
Çünkü ortaya atılan iddiaların geçersizliği ve mantıksızlığı aşikardır.
Bu gerçeği kendileri de bilmektedir. Ancak yaşamlarında sürekli
yaratılış gerçeği ile karşılaşan ve bu yöndeki çabaların üstünlüğünü
gören bu insanlar, "inkarda direttiklerinden" bir çözüm
bulamamakta ve her ne kadar bir mantığa bağlı olmasa da, asılsızlığı
türlü çeşit yöntemlerle kanıtlanmış olan evrim gibi bir yanılgıyı
savunmayı sürdürmektedirler. Bu muazzam delillere rağmen inkarda
diretmeleri Kuran ayetinde şu şekilde açıklanmaktadır:
Allah'ı
inkar için yol arayanlar, kuşkusuz büyük bir çelişki içindedirler.
Bunu n nedeni yaşamlarına yön veren temel inanışlarının hiçbir
dayanağının olmamasıdır. Kendilerine seçtikleri yolun yanlışlığını
anlayamamaktadırlar. İşte bu nedenle daima yenilgiye uğrayacak,
Allah'ın üstün yaratmasına teslim olacaklardır.