ALLAH'IN İZNİYLE AKIP GİDEN GEMİLER
Pozitivist
yöntemi benimseyen bilimadamları, "bilimsel" ya da "deneysel"
bilgilerin, insanlığın yegane yol göstericisi olduğuna inanmakta
ve doğanın bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını reddetmektedirler.
Ne var ki, savunulanın aksine deneysel bilgi, ancak deney yoluyla
ispatlanabilen ve hata payı oldukça büyük olan bir bilgiyi ifade
eder.
Bilimadamlarının
savundukları tüm tabiat kanunları ve teorik zanlar, aslında bir
takım önkabuller dizisinin üzerine inşa edilmiştir. Yani, bilimsel
alanda yeni bir yargı oluşana dek, bir olay hakkında oluşturulan
tüm önyargılar geçerliliğini korumaktadır. Ne var ki, yeni bir bilimsel
tez ortaya atıldığında, (Newton'dan sonra ortaya atılan Einstein'ın
tezi gibi) eskisi de geçerliliğini yitirmektedir. İşte bilim alanındaki
bu döngü, bizlere, doğa olayları hakkında ileri sürülen tezlerin,
aslında genel bir kanun olarak kabul edilmemesi gerektiğini göstermektedir.
Çünkü bu tezler, her zaman için kişilerin ortaya attıkları "zan"lardan
ibarettir. Nitekim Arşimed'in ileri sürdüğü "suyun kaldırma
kuvveti", gerçekte bu kişi tarafından ileri sürülen bir tezdir.
Bu görüş doğrultusunda da, yüzyıllardan beri denizlerin üzerinde,
dev gibi ve tonlarca ağırlıkta demirden yapılmış olan gemilerin
yüzmesi, Arşimed'in bulduğu bu "kaldırma kuvveti" düşüncesine
göre açıklanır.
Teknik anlamda ele alındığında, sıvıya batırılmış olan katı bir
cismin, o sıvı içinde bulunan kesiminin hacmindeki sıvının ağırlığına
eşit olan bir kuvvet, gemileri suyun yüzeyine kaldırabilmektedir.
Ne var ki, akıl ve basiret yönünden ele alındığında, tüm insanlık
tarafından doğal bir olay olarak karşılanan bu izahın, aslında ne
kadar mucizevi olduğu ile karşılaşılır. Çünkü her molekülü iki hidrojen
ve bir oksijen atomundan oluşan şeffaf bir sıvının, ağırlığı 95.000
tona ulaşan, üzerinde 5000 kişiyi taşıyabilen, bunun yanısıra yine
tonlarca ağırlığında onlarca uçağı üzerinde barındıran bir demir
yığınını kaldırabilmesi gerçekten de mucizevidir.
Günümüzde, binlerce kişinin çalıştığı büyük tersanelerde yapımı
sürdürülen gemilerin, denize indirilişleri esnasında birçok güçlükle
karşılaşılır. Bu demir yığınları ancak, birçok vincin biraraya gelmesinden
oluşan büyük bir güçle yerlerinden oynatılabilirken, saydam bir
sıvının üzerinde batmadan durabilmektedirler. Dev tankerlerden trol
gemilerine, askeri gemilerden tonlarca ağırlığındaki uçak gemilerine
kadar birbirinden çok farklı boyutlarda ve ağırlıklarda inşa edilen
gemiler, Cenab-ı Allah tarafından insanların emrine sunulmuştur.
"...Ve
O'nun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade
kılandır..." (İbrahim Suresi, 32)
İnsanlar
günlük hayat akışında normal bir olaymışçasına, her gün bu dev
yığınların üzerinde işyerlerine yahut bundan daha da önemlisi
denizaşırı ülkelere yolculuk ederler. Gemilerle günlerce, saatlerce
taşınan bu insanların gözlerinin önünde, Allah'ın büyük bir ayeti
tecelli etmektedir. Denizin üzerinde yüksek dağlar gibi seyir
yapan gemilere, insanların Allah'ın fazlından araması için boyun
eğdirilmiş ve deniz üzerinde akıp gitmeleri O'nun emri ile mümkün
olmuştur.
İşte bu sebepten dolayıdır ki, öncelikle "ilahi" bir
bilim anlayışının edinilmesi gerekmektedir. Pozitivist bilimi
kendisine kıstas alarak, tüm evreni bu görüşe göre yorumlamak
değil, Allah'ın varlığının ve sonsuz yaratma gücünün farkında
olarak denizde akıp gitmekte olan tonlarca ağırlığındaki demir
yığınlarının nasıl yüzdüğüne cevap aramak en doğrusu olacaktır.
Kaldı ki bu yol içerisinde düşünen insan için Allah Kur'an-ı Kerim'de,
bu sorunun cevabını çok açık bir biçimde ifade etmektedir:
"Görmüyor
musun ki, size ayetlerinden (bazılarını) göstermesi için, gemiler
Allah'ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir! Hiç şüphesiz bunda,
çok sabreden, çok şükreden için gerçekten ayetler vardır."
(Lokman Suresi, 31)
Kanunları
doğanın oluşturduğuna inanmak, doğaya bir ilahlık atfetme nedeniyledir.
Oysaki herhangi bir şeyin kendi kendini yaratması diye birşey
sözkonusu olamaz. Doğa yalnızca çevremizde görmekte olduğumuz
düzenin tümüne konulmuş bir isimden ibarettir. Doğa veya tabiat
olarak adlandırılan bu bütünün bir ruha ve bir yaratma gücüne
sahip olamayacağı düşünen insanlar için çok aşikardır.
Ancak açık bir şuurla ve tüm telkinlerden arındırılmış özgür bir
akılla düşünüldüğünde suyun nasıl böyle bir güce sahip olabileceği
sorusuna doğru bir cevap verilebilir. Tabii ki sebeplere bağlı
olarak yaratılmış dünya ve onun içindekiler, yukarıda da belirttiğimiz
gibi ancak özgür ve sadece Allah'a bağlanmış bir akılla düşünüldüğünde
sırlarını açmaya başlar. Bu sırların özünde ise kendilerine benlik
verilmeye, gerçekte bir güçleri varmışçasına onları çok aşan yetenekler
yakıştırılmaya çalışılan tabiat ve onun içindekilerin sadece onları
yaratan Allah'ı tesbih etmek, O'nun gücünün delillerini oluşturmaktan
başka bir amaçları yoktur.
Dünyadaki canlı cansız herşey biçimini, özelliklerini, yeteneklerini
ve diğer sahip olduğu herşeyi sadece Yüce Allah'tan alır. Yaratılmış
olan irili ufaklı herşeyin temel taşı olan atomun veya en basit
bir hücrenin bile bir insan tarafından oluşturulma hatta kopyalanma
imkanı yoktur. Yine en mükemmel biçimde yaratılmış olan insanın
değil atom veya hücreyi yaratmak kendi zekasıyla yeni bir renk
veya şekil dahi yaratamadığı düşünülürse bu durum çok daha açık
kavranabilir.
Birbiriyle müthiş bir uyum içindeki bu düzeni kuran, doğanın kendisi
değil, tüm kainatın yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'tır. "Doğa
kanunları" diye ifade edilen de, doğanın kendi kendine koyduğu
kurallar değil ancak Allah'ın özel olarak bir hikmet üzere meydana
getirdiği ve canlılar arasındaki ilişkileri düzenleyen sebeplerin
adıdır
|