|
SUYUN
İSTİSNAİ ÖZELLİKLERİ HAYAT VERİYOR
Su,
günlük hayatımızda en çok karşılaştığımız, canlı olan tüm varlıkların
ve hayatın devam edebilmesi ile doğrudan ilgili bir maddedir. Üçte
ikisi su ile kaplı gezegenimizde yaşayan bütün canlıların yapılarının
yüzde 50'si ile 95'i sudan oluşmaktadır. Kaynama noktasına yakın
bir sıcaklığa sahip kaynaklarda yaşayan dayanıklı bakterilerden
tutun da, erimekte olan buzulların üzerindeki bazı özel yosunlara
kadar, suyun olduğu her yerde hayat vardır. Bir yağmur sonrası yapraklar
üzerinde biriken su damlacıkları üzerinde bile binlerce mikroskobik
canlı doğar, çoğalır ve ölür.
Ancak su, basit bir kimyasal yapıya sahip görünmesine rağmen, Allah
tarafından hayat verici pek çok özellikle donatılmıştır. Engin denizler,
göller, akarsular ve yağmurlar sayesinde dünya üzerinde çok kolay
bulunduğu halde su, diğer maddeler arasında en olağandışı özelliklere
sahip olanıdır. Asıl mucizevi olan ise, eğer su bahsedilen olağandışı
özelliklere sahip olmasaydı, bugün bütün bunları düşünüp anlamaya
çalışan bizlerle birlikte yeryüzü üzerinde hiç bir canlı olmayacaktı.
Suyun canlılar için bu kadar can alıcı olması tamamiyle kimyasal
yapısına dayanmaktadır. Bugün, suyun yapısı ve oluşumundaki ince
detaylar ilerleyen bilim tarafından keşfedildikçe, yaradılışındaki
üstünlükler bir bir ortaya çıkmaktadır. Her bir su molekülü birer
gaz olan hidrojen ve oksijen atomlarının birleşmesiyle oluşmuştur.
İki gazın birleşmesiyle, kendisini oluşturan bu elementlere hiç
benzemeyen sıvı bir bileşik açığa çıkar. Suyun kendisi nötrdür.
Yani artı veya eksi, bir elektrik yükü taşımaz. Ancak oksijen ve
hidrojen atomlarının büyüklük oranlarından dolayı su molekülünün
oksijen tarafı hafifçe eksi, hidrojen tarafı ise hafifçe artı yüklenir.
Birden fazla su molekülü biraraya geldiğinde ise artı ve eksi yükler
birbirini çekerek "hidrojen bağı" adı verilen çok özel
bir bağ oluştururlar. İşte suya neredeyse bütün özelliklerini veren
de bu hidrojen bağıdır. Teknik olarak oldukça basit görünmesine
rağmen, hidrojen bağının suya kazandırdığı özelliklerin üstün bir
akıl gerektirdiği çok açıktır. Çünkü su hayatın devam etmesi için
gereken bütün ihtiyaçlara karşılık verecek bir yapıya sahip olarak
yaratılmıştır.
Hidrojen bağı çok zayıf bir bağdır ve ömrü insan aklının kolay kolay
kavrayamayacağı kadar kısadır. Bir hidrojen bağının ömrü yaklaşık
olarak bir saniyenin yüzmilyarda biri kadardır. Ancak bağlardan
biri kırıldığında hemen bir diğeri oluşur. Bu sayede bütün su molekülleri
birbirlerine yapışırlar ama öte yandan zayıf bir bağla bağlı olduklarından
akışkanlıklarından da bir şey kaybetmezler. Bunun sonucunda su,
normal şartlar altında sıvı bir madde olarak en iyi taşıyıcı özelliğine
sahip olur.
Hidrojen bağına sahip olması suya pek çok özellik kazandırmıştır.
Bu özellikler ise hayatı doğrudan etkilemektedir. Bunlardan bir
tanesi, bu bağ sayesinde suyun sıcaklık değişimlerine karşı direnç
gösterebilmesidir. Yazın sıcak günlerinde hava ile su arasındaki
sıcaklık farkını hemen hissedeceksinizdir. Aradaki fark suyun sıcaklığının
artması için havadan daha fazla ısı enerjisine ihtiyaç duymasından
kaynaklanmaktadır. Her bir maddenin kendisine ait bir ısı kapasitesi
vardır. Bu bir maddenin bir gramının sıcaklığını bir derece arttırmak
için gereken ısı miktarıdır. Su, diğer maddeler arasında neredeyse
en fazla ısı enerjisi gerektiren maddedir. Su için gereken miktar
havadan veya alüminyumdan dört kat, demirden ise on kat daha fazladır.
Bunun nedeni ise suyun sahip olduğu hidrojen bağlarıdır. Kısaca,
suyun sıcaklığı verilen ısıya nazaran yavaş yavaş artacak ve ısı
miktarı birden düşse bile suyun sıcaklığı yavaş yavaş azalacaktır.
Suyun sıcaklığının önemli bir oranda oynabilmesi için, çok büyük
miktarlarda ısı enerjisine gereksinim olduğundan, okyanuslarda veya
büyük tatlı sularda yaşayan canlılar, neredeyse sabit bir sıcaklıkta
yaşamaktadırlar.
Öte yandan bizlerin ve karada yaşayan diğer bitki ve hayvanların
vücutlarında bu kadar büyük oranlarda su bulundurmalarının bir faydası
da budur. Hepsi kendisine ait neredeyse sabit bir vücut sıcaklığına
sahip olmaktadırlar. Bu ise, sanıldığından daha önemli bir noktadır,
çünkü hayatı sağlayan biyolojik ve kimyasal reaksiyonlar sadece
çok dar bir sıcaklık aralığında gerçekleşmektedirler. Yani eğer
bizler, vücut sıcaklığımızı sabit tutan suya bu oranda sahip olmasaydık,
birden ateşimiz çıkabilecek veya donma noktasına gelebilecektik.
Bu durumda, solunum, sindirim, besin ve enerji elde etme gibi alışkanlıklar,
bize normal ve doğal gelen pek çok hayati fonksiyon gerçekleşmeyecekti.
Suyun buharlaşabilmesi için de çok büyük bir ısı enerjisine ihtiyaç
vardır. Buharlaşırken bu kadar çok ısı enerjisi harcaması, suya
serinlik vermesi dışında varolabilmemiz için şart olan bir özellik
daha kazandırmıştır. İnsan vücudunun normal sıcaklığı 36 derecedir.
Dayanabileceği en yüksek sıcaklık ise 42 derecedir. Altı derece
ise, aslında oldukça küçük bir aralıktır ve güneşli bir günde, bir
kaç saat güneş altında çalışmak bu sıcaklık artışını çok rahat sağlayabilir.
Ancak terleyerek, yani içerisindeki suyun buharlaşmasını sağlayarak,
vücut büyük miktarda ısı enerjisi harcamakta ve hayatın devam etmesi
için gerekli sıcaklığa düşebilmektedir. Eğer terleyemeseydik ya
da terlemek bu derece önemli bir sıcalık düşürücü etken olmasaydı,
sıcak günde bir kaç saatlik bir çalışma veya güneş altında biraz
dolaşmak insan hayatı için tehlike arzedebilecekti.
Suya olağandışılık kazandıran özelliklerinden bir tanesi de donması
ile ilgili olandır. Pek çok sıvı için sıcaklık düştükçe yoğunluğu
artar ve ağırlaşır. Suyun yoğunluğu da soğudukça artar. Ancak bu
artış, su +4 dereceye ulaşana kadar devam eder. Dört derecenin altına
düştükçe suyun yoğunluğu azalır ve daha hafifleşir. Bir bardak suyun
içindeki buzların yüzmesinin nedeni budur. Bugün bunun nedeni bilimsel
açıdan tam olarak açıklamamaktadır. Ancak bilinen şudur ki, eğer
su böyle bir özelliğe sahip olmasaydı denizlerde ve göllerde yaşam
olamayacaktı.
Eğer su dondukça ağırlaşmaya devam etseydi, buz sudan daha ağır
olacaktı. Bunun sonucunda ise, deniz ve göllerdeki sular dipten
yukarıya doğru donacaktı. Suyun altında toplanan buzlar ise, mevsimler
değişse bile kolay kolay erimeyecekti ve bütün su altı hayatı yok
olacaktı. Oysa su, her zaman için dört derecede en ağır olduğundan
dolayı dipteki su hep dört derece civarında kalmakta, yüzeyde kalmaya
devam etmektedirler. Hatta göller ve denizlerin yüzeyi buz tuttuğu
zaman bir kapak görevi görmekte ve dibindeki ısının muhafaza edilmesine,
dolayısıyla canlılığın sürmesine destek vermektedir.
Suyun bütün bu özelliklere sahip olmasına sebep olan sadece sekiz
protondan oluşan oksijen atomu ile bir tek protondan oluşan hidrojen
atomunun yapmış olduğu kimyasal bağdır. Hidrojen atomları, oksijen
atomuna, aralarında 105 derecelik bir açıyla bağlanarak su molekülünü
meydana getirirler. Su molekülü ise, bu fiziksel yapısı dolayısıyla
ısınma ve donmasında yukarıda anlatılan olağandışı özelliklere sahip
olur. Evet, görünen sebep bu olabilir, ancak ne oksijen atomu, ne
de hidrojen atomu veya alışverişte bulundukları elektronlar bu tip
özellikler kazanacaklarını ve bu özelliklerin hayat verilmesi için
şart olacağını önceden belirleyemezler. Bu parçacıkların kendilerine
ait bir şuurla hareket etmelerine, bu derece sistematik sebep-sonuç
ilişkileriyle milyarlaca canlıya hayat kaynağı olmalarına imkan
yoktur. Su altında hayatın devam etmesi için donduğu zaman daha
hafif olması gerektiğine, oluşturduğu canlı bedenlerinde termostat
görevi görmesi gerektiğine dair bilgi, elbette benzersiz ve üstün
bir akılla yaratan Rabbimiz tarafından verilmiştir.
Allah,
gökten su indirdi, ölümünden sonra yeri onunla diriltti- işitebilen
bir topluluk için bunda gerçekten bir ayet vardır. (Nahl Suresi,
65)
|