İnsanların iki türlü ihtiyacı vardır. Bunlardan birincisi maddi
ihtiyaçlarıdır. Bunlar su, yiyecek, giyecek, barınma gibi fiziki
ihtiyaçlardır. İnsanlara bu konuda yardımcı olmak çok kolaydır.
Her insan karşısındaki kişiye bir tabak yemek vererek onun açlığını
gidebilir veya bir bardak su ikram etmek bir insanın susuzluğunu
gidermeye yetebilir. Bu nedenle fiziksel ihtiyaçlara cevap vermek
her insanın imkanı dahilindedir.
Ancak bir de manevi ihtiyaçlar vardır ki, bu ihtiyaçlara her insan
cevap veremez. Bunlara cevap verebilmek için çok yüksek bir iman,
samimiyet, akıl ve vicdan gerekir. İnsanların vesveselerinin giderilmesi,
ahiretle, Allah'ın varlığıyla, dinleriyle ilgili kuşkularının
yokedilmesi, yakinlerinin güçlendirilmesi, dine olan bağlılıklarının
takviye edilmesi onların manevi ihtiyaçlarıdır. Bu ihtiyaçları
karşılayabilecek olan insanın, bu konularda herhangi bir eksikliğinin
olmaması gerekir. Yani sağlam bir iman, sağlam bir akıl, sağlam
bir ruh haline sahip olması gerekir. Fakat Allah'ın "Ancak
insanların çoğu iman etmezler." (Rad Suresi,1) ayeti gereği
insanlara iman etmeleri için yardım edebilecek, destek verebilecek
kişilerin sayısı son derece azdır.
Bu az sayıdaki insanlardan biri de Bediüzzaman Said Nursi'dir.
Ve Bediüzzaman'ın aşağıdaki sözü, insanların dine yönelmeleri
için en şiddetli ihtiyacın, güçlü imana sahip müminler olduğunu
açıkça belirtmektedir.
"İmanın
kuvvetlenmesi için bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir
ihtiyac-ı kat'i ile ders-çi dinde bazı şahıslar lazımdır ki, hakikati
hiç bir şeye feda etmesin, hiçbir şeye alet etmesin. Ta ki imana
dair dersinden istifade edilsin, kanaat-i kat'iyye gelsin.
Toplumlara sefalet getiren savaşlar, milyonlarca insanı öldüren
açlık, inançlarından dolayı katledilen dindar insanlar, zulümler,
ahlaki dejenerasyon, bunların tümünün çözümü, insanlar arasında
Kur'an ahlakının yaşanmasıdır. Eğer toplumlarda hakim olan yapı
Kur'an ahlakı olursa, o zaman insanı hedef alan zulümlerin tümü
sona erer. İnsan değer kazanır, fedakarlık, hoşgörü, merhamet,
yardımseverlik, sevgi, saygı ön plana çıkar. Fakat bunun için
toplumlara İslam dinini anlatacak, onlara dini sevdirecek, Allah
inancını kalplerine yerleştirecek, nefislerini ezmeyi ve vicdanlarına
uymayı öğretecek ve onlara bu konuda irade verecek insanlar gerekmektedir.
Üstad bu insanların iki temel özelliği olması gerektiğinden bahsetmektedir.
Bunlardan birincisi "hakikati hiç bir şeye feda etmemeleri
ve alet etmemeleridir". Bu, sözkonusu insanların Allah'ın
dinini hiç bir menfaate tercih etmemeleri ve her ne olursa olsun
daima vicdanlarından, doğrudan yana olmaları anlamına gelir. İkincisi
ise "imana dair dersinden istifade edilecek, insanlarda dinin
hak olduğu konusunda kesin kanaat getirecek" güçlü bir yakine
sahip olmalarıdır. Bu da, dünya üzerinde kendisini Allah'ın yolundan
ve Allah'a imandan döndürecek hiçbir güç tanımayan bir imana sahip
olmak anlamına gelir.
Üstad, hangi asırda olunursa olunsun insanlığın en şiddetli ihtiyacının,
bu iki özelliğe sahip olan müminlerin varlığı olduğunu bildirmektedir.
Bunun sebebi insanların bir çoğunun genellikle irade ve vicdanlarının
zayıf oluşudur. Bir çok insan Allah'a imanını kendi vicdanını
ve aklını kullanarak elde etmez. Allah'ı kendisine başkalarının
anlatmasını, başkalarının kendisini iman konusunda desteklemesini,
dışarıdan kendisine bilgi verilmesini bekler.
Ahireti ve Yaratıcısını kendi düşünmek yerine, insanlar kendisine
tarif etsin ister. İmanını doğrudan karşısındakinin imanına bağlar.
Karşısında Allah'a kesin ve kuşkusuz bir şekilde iman eden birini
görmedikleri sürece Allah'ın varlığına inanmazlar. Böyle kişileri
Allah'a ve dine kuşkuyla yaklaşan insanlar kolaylıkla kuşkuya
düşürür. Ancak dine güçlü bir bağla bağlı, Allah'ın varlığına
kesin bir şekilde iman eden, takva sahibi, samimi bir mümin gördüklerinde,
hemen Allah'ı ve ahireti ciddiyetle düşünmeye başlarlar. Gerçek
iman sahibi olan bir kişi, çevresindekilere dine samimiyetle bağlanma
isteği ve şevki verir.
Bu nedenle Üstad her çağda en şiddetli ihtiyacın, imanı kuvvetli
müminlerin dini tebliğ etmesi olduğunu belirtmiştir. Çünkü ancak
kuvvetli bir imana sahip olan müminler, insanları ciddi anlamda
İslama ve Kur'an'a yöneltmeyi başarabilirler. Allah'ın varlığından
yana kuşku içinde olan bir insanın karşısındaki kişiye İslam'ı
samimi ve içten bir şekilde anlatması mümkün değildir. Veya Allah'tan
korkmayan bir insanın karşısındaki kişiye Allah'ın kudretini,
azametini ve gücünü tam anlamıyla tarif edebilmesi mümkün olmaz.
Ayrıca İslamı insanlara sevdirecek olan kişinin, hiç bir menfaatle
Allah'ın yolundan dönmeyecek bir kararlılığa sahip olması şarttır.
Çünkü insanları dinden uzak tutan ve Kur'an ahlakını yaşamalarına
engel olan en önemli konu, menfaatleridir. Zenginlik, başarı,
itibar, makam gibi dünyevi menfaatler, bir çok kişinin dini yaşama
konusunda tereddüte düşmesine sebep olur. Böyle bir durumda bu
tip insanların, nefislerinin arzularına karşı koyacak gücü ve
iradeyi bulabilmeleri için destek görmeleri gerekir. Bu desteği
onlara verebilecek olan insanın ise aynı zaaflara sahip olmaması
şarttır. Kendisi de menfaat beklentileri içinde olan ve hem dünyayı
hem de dini yaşamaya çalışan bir insanın, karşısındaki kişiye
menfaatlerini terk ederek Kuran ahlakını yaşamaya davet etmesi
etkili olmaz. Ancak çıkarları konusunda hiçbir zayıflığı ve beklentisi
olmayan ve kendisini yanlızca Allah'ın dinine adamış olan bir
müminin bu teklifi yapması insanlar üzerinde etkili olabilir.
Böyle bir insanın varlığı onlara güç verir, onun iradesinden,
imanından, samimiyetinden güç alır ve kendileri de vicdanlarını
kullanmaya başlarlar.
Bu nedenle dinsizlerin dine dönmesi veya dinde zayıf olanların
güçlenmesi ve insanların İslama yönelmesi için, imanı kuvvetli
olan muvahhidlere ihtiyaç vardır. Dolayısıyla Allah'a kesin ve
kuşkusuz bir şekilde iman eden müminlere Üstad'ın da bu hikmetli
sözü gereği büyük bir görev düştüğü açıkça ortadadır.