Üstad Risale-i Nurları bundan neredeyse yarım asır evvel, çok
zor koşullar altında ve yıllarca tek bir insan bile görmeden yazmıştır.
Risalelerde insanların daha rahat, daha mutlu yaşamaları için
gereken her türlü tavsiye, hayatlarına sıkıntı getiren her türlü
problemin çözümü ve karakter bozukluklarının nasıl tedavi edilebileceğiyle
ilgili çeşitli hikmetli sözler, bilgiler yer alır. Üstad'ın oldukça
zor koşullar altında yazdığı bu kıymetli eserinin, kendisinden
sonraki tüm nesillere şifa olması, onun ileri görüşlülüğünün,
aklının ve yüksek ilminin bir delilidir. Nitekim Külliyata baktığınızda
bugün çözümü aranan bir çok toplumsal, kişisel veya ekomonik sorunun,
temelde hangi ana kaidelerle çözümlenmesi gerektiğini buluruz.
Bilindiği gibi İslam ahlakına uygun yaşamayan insanların hayatlarına
sıkıntı veren bir çok sorunları vardır. Bunlardan bir tanesi de
"iştişare"yi, yani fikir alışverişi yapmayı, bilmemeleridir.
Günümüzde belki de televizyonlarda en çok yayınlanan programlar,
tartışma programlarıdır. Dünyanın heryerinde, her konuyla ilgili
sayısız tartışma programı yapılmaktadır. Bu programlar çoğunlukla
saatler süren, bir çok kişinin katılımıyla gerçekleşen, belirli
bir ilmi veya sosyal konu üzerine yapılan ve konunun çözüme kavuşturulması
hedefiyle düzenlenen programlardır. Ancak yapılan bu programların
hemen hemen hiçbirinde, tartışılan ve münakaşası yapılan konunun
çözüme kavuşturulması mümkün olmaz. Çünkü cahiliye ahlakına sahip
olan insanların hayatlarının ana amacı, üstünlük elde edebilmektir.
Güzellik, bilgi, tecrübe, yetenek, kültür gibi hayatın tüm alanlarında,
cahiliye toplumu arasında büyük bir rekabet ve hırs vardır. Bu
hırsı ve rekabeti, toplumun en küçük biriminden en geniş birimlerine
kadar her kesiminde görmek mümkündür. İki komşu arasında, eşler
arasında, kardeşler arasında, sınıf arkadaşları arasında, okullar
arasında, şirketler arasında, siyasi partiler arasında, hatta
bakkalar, manavlar, seyyar satıcılar, manifaturacılar ve aklınıza
gelebilecek her insan ve her kurum arasında bir üstünlük yarışı
vardır.
Temeli kibir ve enaniyete dayalı bu ahlakın hakimiyeti, cahiliyenin
her konuda olduğu gibi tartışma ve münakaşalarda da hiç bir fayda
ve kazanç elde edememesine sebep olur. Nitekim tartışma programlarını
izlediğinizde bu gerçekle yüzyüze gelirsiniz. Genellikle bu programlara
katılan insanlar, oraya bir fikir edinmek, bilmediği bir şeyi
öğrenmek ve hakkı bulmak amacıyla değil, kendi firkirini kabul
ettirme hırsıyla katılırlar. Tek düşündükleri kendi fikirlerini
dile getirme ve insanlara benimsetme olur. Bu düşünceyle tartışmaya
gelen yüz kişi katılımlı bir toplantı düşünün. Böyle bir toplantıda
yüz ayrı kişiden yüz ayrı fikir çıkacak, herkes kendi fikrinde
ısrar edecek, hiç kimse gururundan dolayı hatalı olduğunu kabul
etmeyecek ve dolayısıyla tartışma sonuçlanmadan bu şekilde uzayıp
gidecektir.
Cahiliye toplumu bu soruna bu güne kadar bir türlü çözüm bulamamıştır.
Tartışma programları hiç bir zaman istedikleri neticeyi vermemiş
ve hiç bir zaman aralarında. ortak bir kanaat ve doğruyla sonuçlanan
bir toplantı yapılamamıştır. İslam ahlakının yaşanmamasından kaynaklanan
bu soruna Üstad, hikmetli bir sözüyle getirdiği çözümü şöyle açıklar.
"Dini ve ilmi mesaili münakaşa etmenin birinci şartı, insaf
ile, hakkı bulmak niyetiyle, inadsız bir surette, ehil olanların
mabeyninde, su-i telakkiye sebep olmadan müzakeresi caiz olabilir.
O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: eğer hak, muarızın
elinde zahir olsa, müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünkü
bilmediği şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zahir olsa, fazla bir
şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var.
Bediüzzaman ilmi veya dini bir konuda tartışmanın ilk şartının
insaf olduğuna dikkat çekmektedir. İnsanların bir çoğu, fikir
almak niyetiyle değil, fikrini kabul ettirmek ve üstün gelmek
maksadıyla tartışmaya katıldıkları için karşı tarafa karşı acımasız
ve adaletsiz bir tavır içinde olurlar. Ancak Üstad bir tartışmanın
ilk düsturu olarak insanlara insaflı olmayı tavsiye eder. Sonuç
alınması umulan bir tartışmada taraflar biribirine karşı merhametli,
adil ve hoşgörülü olmalıdır. Karşı tarafa üstün gelip, onun nefsini
ezmek için konuşmamalı, aksine karşı tarafın haksız olduğu durumlarda
bile onları kırmadan, taciz etmeden ve gururunu ezmeden hakkı
anlatmalıdır.
Unutmamak gerekir ki, bir insanın fikrinin doğru olması bir zafer
değil, bir tevazu sebebidir. Bir insan ancak Allah kendisine doğruyu
ilham ettiği için doğruyu bilebilir. Bunun dışında hiç bir insan
kendi aklı ve kendi yeteneğiyle doğruyu bulma gücüne sahip değildir.
Bir insana aklı Allah verdiği gibi dilediği an alabilecek güç
de O'na aittir. Bu nedenle doğruyu bilmek insanın Allah'a minnetini,
şükrünü ve boyun eğiciliğini artıran bir tevazu sebebidir. Dolayısıyla
bir münakaşada tarafların kendilerine akıl veren gücün Allah olduğunu
bilmeleri ve bunun alçak gönüllülüğü içinde karşı tarafa insaf
ve merhametle yaklaşması, bir münakaşadan netice alınabilmesi
için gereken birinci şarttır.