|
GURUR
VE KİBİR ÇOK BÜYÜK BİR BELADIR
Allah
Kuran'ın pek çok ayetinde insanlara alçakgönüllü olmayı emretmektedir.
Kibir ve büyüklenmeyi ise şeytanın bir vasfı olarak anlatmakta ve
iman edenlerin gururdan şiddetle kaçınmaları gerektiğini bildirmektedir.
Bediüzzaman da bir sözünde "Gurur kalbin bir zaafıdır, zaaf
gururun bir madenidir" diyerek gururun insan için önemli
bir eksiklik olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla müminin en belirgin
özelliği gurur ve kibirden şiddetle kaçınması, son derece mülayim,
müşfik, tevazulu, insaniyetli, sevgi dolu ve yumuşak başlı olmasıdır.
Buna karşılık, Allah'a iman etmeyenler kibirli, gururlu ve kendini
beğenmiş bir ahlak içerisindedir. Her türlü insani duygudan, tevazudan
ve güzel ahlaktan yoksundur. Yumuşak huylu olmayı ve tevazuyu bir
nevi "saflık" olarak algılar. Kendisine verilen öğüdü
hiçbir şekilde dinlemez, hatta kabul etmez. Her zaman, herşeyin
"en iyisini" düşündüğünü ve kendisinin "en akıllı"
kişi olduğunu zanneder. Diğer kişilerin ise kendinden zeka ve ahlak
olarak daha düşük seviyede olduğunu düşünür, bu nedenle de onları
hakir görür. Hayatı hep "ben" merkezlidir. Sahip olduğu
herhangi bir özelliği - fiziki güzelliği, mal, mülk, kültür, zeka,
makam ve mevkisi, vs...- ve her meziyeti kibir ve gururunun daha
da beslenmesine ve üstünlük duygusu kazanmasına neden olur. Kimseye
gerçek anlamda bir sevgi duyamaz, aynı zamanda sevgi de gösteremez.
Çünkü sevgi göstermeyi, başkalarına iltifat etmeyi, güzel özelliklerini
ön plana çıkarmayı bir gurur meselesi olarak görür.
Başkalarından sevgi, saygı, hürmet bekler, ama kendisi gösterdiğinde
diğer insanların gözünde küçüleceğini sanır. Bulunduğu ortamda her
zaman en seçkin, en iyi, en sevilen, en ayrıcalıklı kişi olmayı
ister, her zaman ilgi bekler. Oysa Kuran'a göre üstünlük ancak takva
iledir. Kişi ancak Allah'a olan güçlü imanı, ihlası, Allah'ın emir
ve tavsiyelerine olan titizliği, tevazusu ve güzel ahlakıyla değer
kazanır. Takva ve güzel ahlak dışında insanı üstün kılabilecek hiçbir
meziyet, dünyevi hiçbir kıstas yoktur ve olamaz. Fiziksel güzellik,
zenginlik, iyi bir eğitime sahip olmak, köklü bir aileden gelmek
iman edenlerin gözünde hiçbir anlam ifade etmez. İman edenlerin
gözünde kadın ya da erkek olsun bir kişi için tek üstünlük takvadır.
İnkarcıların sahip olduğu bu kibir ve gurur, inat, bencillik, haset,
kin, kıskançlık, çekişme, sevgisizlik, merhametsizlik, acımasızlık
gibi ahlaksızlıkları da beraberinde getirir. Böyle insanlar herşeyin
en iyisine ve en fazlasına sahip olmak istediklerinden sınır tanımaz
bir hırs içindedirler ve hiçbir şeyden tatmin olmazlar. Her fırsatta
diğer insanları ezmeye, sömürmeye, sindirmeye ve aşağılamaya çalışırlar
ki, kendileri üstünlük elde edebilsin. İşte bu ruh hali bireylerden
toplumlara, toplumlardan ülkelere kadar tüm dünya üzerinde hakim
olmuş evrensel bir hastalıktır. Alman ya da İtalyan, Rus ya da Japon
hiç fark etmez, gurur Rablerine iman etmeyen tüm dünya halklarını
sarıp kuşatmış habis bir hastalıktır.
Nitekim Bediüzzaman'ın de ifade ettiği gibi "İnsanda en tehlikeli
damar enaniyettir. Ve en zaif damarı da odur." İnkarcılar enaniyet
duygularını tatmin edebilmek için yaşar ve hatta bunun için mücadele
ederler. Bu damar ile yeryüzünde türlü zorbalık yapar, dünya üzerinde
hakimiyet kurmak isterler. Gururun getirdiği zalim ve bencil ruh,
yıllardır milyonlarca masum çocuğun, kadının, genç ihtiyar insanların
zulüm görmelerine sebep olmuştur. Sadece şahsi itibar, hırs, liderlik
ve önderlik arzusu peşinde koşan kimi liderler ülkelerini yıkıma
götürmüşlerdir. Bu durum Kuran'da Bakara Suresi, 205-206. ayetlerinde
şöyle belirtilmektedir:
"O,
iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde
bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar.
Allah ise, bozgunculuğu sevmez. Ona: "Allah'tan kork"
denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine
cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o."
Oysa
enaniyet, yani büyüklenme arzusu, insana dünyada da ahirette de
acı ve ızdıraptan başka bir şey kazandırmaz. Gururlu kişi öncelikle
nimetlerden gerçek zevki alamaz, gerçek sevgiyi hiçbir zaman yaşayamaz.
İçinde yaşatıp büyüttüğü büyüklük hevesi kendi ruhunu yakıp kavurur.
Enaniyet sonucu oluşan sıkıntı, doyumsuzluk, hırs, kin, haset bedenen
yıpranmasına ve çökmesine neden olur. Bediüzzaman Said Nursi'nin
bir sözünde de belirttiği gibi; "Kendine güvenen ve ebedi zanneden
mağrur insan, zevale mahkumdur. Süratle gidiyor. Hane-i insan olan
dünya ise, zulumat-ı ademe sükut eder. Emeller bekasız, elemler
ruhta baki kalır.", "Gurur ile maddi ve manevi kemalat
ve mehasinden mahrum kalır."
Dünya genelinde oluşan tahribatın ve zulümün yerini kesintisiz bir
huzurun, barışın, karşılıklı hoşgörünün alabilmesi ancak Kuran ahlakının
tam olarak yaşanması ile mümkündür. Tevazulu, sevgi dolu, hoşgörülü,
barışçıl, yumuşak huylu, insaniyetli, uysal ve müşfik bir ahlak
tüm dünyaya barış, huzur ve esenlik getirecektir. Aksi durumda ise
insanoğlu dinmek bilmeyen acılar çeker ve gerçek kardeşliğin, dostluğun,
yardımlaşmanın, fedakarlığı, şefkatin ve merhametin zevkini hiçbir
zaman tadamaz. Yalnızca menfaatlerin hesaplandığı, maddiyata dayalı
ve sevgisiz bir dünya oluşur. Ama gurur, kibir ve büyüklenme arzusuna
dayalı cahiliye ahlakı ortadan kalkıp, Kuran ahlakı hakim olursa
bu sayılan sıkıntıların hiçbiri yaşanmaz.
İşte bu yüzden Kuran ahlakının üstünlüğünü, güzelliğini fark edenler,
hem kendileri bu zülum ahlakından vazgeçmeli, hem de diğer insanların
vazgeçmelerini sağlamak için hikmet, hoşgörü, sabır ve tevekkülle
doğruyu ve güzeli anlatmalıdır.
|