"BEDİÜZZAMAN'IN
GÜZEL AHLAKINDAN ÖRNEKLER"
-22-
BEDİÜZZAMAN İÇİN ÖLÜM; "VAZİFE-İ HAYAT KÜLFETİNDEN BİR TERHİS",
"ZİNDAN-I DÜNYADAN CENNET BAHÇESİNE BİR DAVET"TİR
Allah
yeryüzü, gökyüzü ve ikisi arasındaki her şeyi bir amaç doğrultusunda
yaratmıştır. Nitekim insan da bir amaç ile var edilmiştir. Bu
amaç Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
"Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler
diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56)
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi
(ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O,
üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (Mülk Suresi,
2)
Ancak insanların büyük bir bölümü bu amaçlarını bir kenara bırakarak,
dünyevi çıkarlarına yönelik birtakım uzun uğraşılar edinirler.
Bu uğraşılar içerisinde Allah'ın ve dinin varlığından gafil yaşarlar.
Kuran' geçen ifade ile "tutkulu bir oyalanma" içerisine
girerler. Nefislerinin bencil tutkularını ve hırslarını tatmin
etmeye çalışırlar. Oysa dünya hayatı oldukça kısadır. İnsanın,
gafletin getirdiği büyünün etkisinden kurtularak gerçekleri görmesi
ve dünya hayatının hikmetleri üzerine düşünmesi gerekir.
Bununla birlikte insan zamana bağımlı olarak yaşayan bir varlıktır.
Zamanın yıpratıcı, eskitici ve yok edici etkisini hiçbir şekilde
değiştiremez. Bu, Allah'ın sünnetidir. Hiçbir beden zamana karşı
mutlak bir direnç gösteremez. İstediği kadar sağlık tedbirlerine
başvursa da zamanın yaşlandırıcı etkisini, derisinin kırışmasını,
saçlarının beyazlaşmasını, bedeni hastalıklarının oluşmasını engelleyemez.
Tüm bu alametler ise insanın ölüme hızla yaklaştığının izleridir.
İnsan her ne kadar ölümü düşünmekten kaçsa da hiç beklemediği
bir anda, kendisi için takdir edilmiş ecel vakti geldiğinde ölüm
ile karşılaşacaktır. Dünyanın en varlıklısı, en güzeli, en zekisi,
en yeteneklisi olsa dahi ölüme karşı çaresizdir. Tüm hayatını
heba ederek kazandığı malları, mülkleri, çocukları ve dostları
onu ölümden hiçbir şekilde uzak tutamayacaktır.
Bu nedenle Bediüzazaman Said Nursi Hazretleri, İslam hizmeti sırasında
dünyanın bu gerçek yüzünü, insan için asıl yurdun dünya değil,
ahiret olduğunu anlatmaya çalışmıştır. İnsanların hem son derece
eksik, kusurlu ve ölümlü bir bedene sahip olduklarını, gençliğin
kısa bir süre sonra yerini yaşlılığa bıraktığını, hem de dünya
hayatının bir rüya gibi hızla gelip geçtiğini söylemiştir. İnsanların
ölümü düşünmeyerek kendilerini boş bir oyalama içerisine terk
etmelerini engellemeye çalışmıştır. Bir sözünde dünya hayatının
geçiciliğini ve kusurlarını çok hikmetli bir şekilde tarif etmektedir:
İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine,
mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve
mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan,
canlıların en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki
canlıların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek
belaları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nispeten en alçak bir derecede,
ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan, bu
dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safa ile ömür
geçirmek için gelmemiştir. Belki en büyük sermaye elinde bulunan
insan, burada ticaret ile, ebedî daimî bir hayatın saadetine çalışmak
için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür. Eğer hastalık
olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir,
âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor,
sermaye-i ömrünü heva ve heves ile boş yere sarf ettiriyor.
Gerçekten de ölüm, insanların büyük bir çoğunluğu için bütün korkulardan
büyüktür. Çünkü insanlar ahiretin varlığını düşünmedikleri için
ölüm ile birlikte dünya hayatında, yıllarca büyük bir hırs ve
çaba ile elde ettikleri mallarını, şan ve şöhretlerini bir daha
elde etmemek üzere arkalarında bırakacaklarına inanırlar. Elbette
ki inkarcılar için durum böyledir. Dünya hayatında inkar içinde
kazandıkları ahirette onlara hiçbir fayda getirmeyecektir. Bilakis
yeryüzündekilerin tümüne sahip olsalar dahi, cehennemdeki azaptan
kurtulabilmek için bunları fidye olarak vermek isteyeceklerdir.
(Yunus Suresi, 54) Ancak Allah'ın rızasına uygun yaşam süren bir
kişi, dünya hayatındaki imkanları ile kıyaslanmayacak kadar ve
sonsuza dek sürecek cennetteki geniş nimetlere ve güzelliklere
erişecektir. Bu nedenle insan Allah'ın rızasına uygun yaşar ve
ölümü Bediüzzaman'ın tarif ettiği şekilde düşünür ve kavrarsa
kendisi için aslında bir güzellik ve rahmet olduğunu görecektir:
Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet
kesin, tereddütsüz, şüphesiz bir surette, Kur'an-ı Hakîm'in verdiği
nur ile ispat etmişiz ki: Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat
külfetinden bir terhistir; hem dünya meydanındaki imtihanda, talim
ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur; hem öteki âleme gitmiş
yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir;
hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır;
hem zindan-ı dünyadan cennet bahçesine bir davettir; hem Hâlık-ı
Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ücret almaya bir
nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona
dehşetli bakmak değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi
nazarıyla bakmak gerektir. Hem ehlullahın bir kısmının ölümden
korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır
kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat
içindir. Evet ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır. Ehl-i dalalet
için, zulümat-ı ebediye kuyusudur.
Bediüzzaman dünya hayatını ve ölümü Kuran ayetleri ile değerlendirdiğinden,
ölümden ve öldürülmekten hiçbir zaman korkmamıştır. Can güvenliği
ciddi bir tehdit altında olmasına rağmen daima Allah'a tevekkül
etmiş, Allah'ın rızasını kazanmak ve O'nun dinini yaygınlaştırmak
için her türlü tehlikeyi göze almıştır. Çünkü O, Allah'tan başka
korkulacak, sığınılacak, yardım umulacak, rızası aranacak, güvenilecek
hiç kimse ve hiçbir varlık olmadığına iman etmişti. Allah'ın kendisi
için kaderinde belirlediği an geldiğinde öleceğini biliyordu.
Elbette ki hiçbir varlık, hiçbir insan bir kimsenin canını alamaz,
çünkü canı alacak olan yalnızca Allah'tır. Ölüme sebebiyet veren
hususlar ise Allah'ın yarattığı yalnızca aracı ve sebeplerden
öteye gidemez. Bu nedenle insanlar ölümü düşünmekten kaçmak yerine,
ölümün hikmetleri üzerine düşünmeli ve ahirette güzel bir sonu
olması için Allah için yaşamalıdır.