MÜSLÜMANIN DÜNYA GÖRÜŞÜ

İnsanın İslam'ı yaşamaya karar verdiği günden itibaren hayata bakış açısı, olaylar karşısındaki tavrı, insanlarla olan ilişkileri, onları değerlendirmedeki kıstası, kısacası tüm hayatı değişir. Hepsini İslam ahlakına, Kuran ruhuna göre yeniden düzenler.

Müslümanın küçük idealleri olan, dar bir dünyası olmaz.Basit, ufak tefek çıkarlar peşinde koşan bir yapıyı müslüman kendinde asla barındırmaz. Tamamiyle dünyaya yönelik, küçük boş amaç uğruna harcanmış bir çaba; müslüman ahlakında yeri olmayan bir davranıştır.
Esas istenilen; Allah'ın rızası, hoşnutluğu ve cennetidir. Müslüman hem dünya hem ahiret için çalışır. Fakat asıl hedef ahirettir. Bu yolda çok büyük ve cesur adımlarla ilerler. Kendi içinde hep cennetin özlemini çektiği için, dünyada da bu modeli yaşatmak ister ve cennet gibi temiz, huzur, bolluk ve güzelliklerin hakim olduğu bir yapı için çalışır. Yalnız kendi çevresinde değil, her yerde bu modeli görmek icin uğraşır.

Kimsenin, kimsenin malını haksızlıkla yemediği, savaşın, her türlü çirkin hayasızlıkların, utanmazlıkların, kötülüğün, pisliğin, olmadığı dejenerasyondan uzak bir dünya ancak müslümanın hedeflediği bu modelde yaşanabilir. Kinin, hasetin, kıskançlığın, düşmanlığın yerini sevgiye, şevkate, dostluğa, kardeşliğe bıraktığı bir toplum da bu şekilde oluşur.
Müslüman bu yöndeki tüm gayretinin karşılığını Allah'tan bekler. Yoksa insanları razı etmek, tek tek onların ihtiyaçlarına cevap vermek, onların takdirini, beğenisini kazanmak, çevreden ilgi ve övgü görmek, işinde ilerlemek gibi dünyevi bir düşüncesi olmaz.Zaten Allah'ı hoşnut edebilmiş bir insan doğal olarak kendisi gibi Allah'tan korkup sakınanları da hoşnut etmiş olur.

Bedüzzaman'ın "Amelleriniz Allah rızası için olmalı. Eğer O razı ise, bütün dünyanın küsmesinin önemi yoktur. O kabul etse ama bütün halk reddetse bunun da önemi yoktur. Razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse sizler istemediğiniz halde halklarada kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya yanlız Allah'ın rızasını esas almak gerekir. " sözü bu konuyu çok güzel özetliyor. Ayrıca müslüman mal, makam ve mevki hırsından tamamiyle arınmıştır. Allah da böyle bir yapıdan hoşnut olduğu için tüm bu saydıklarımı salih müslümana fazlasıyla vermektedir.

İslam ahlakından uzak bir insan, kendi küçük dünyası içinde her ayrıntıya takılıp hepsini kendine problem edinir. Ufak bir terslik veya planladığının dışında gelişen bir olay moralini bozar. Bazen böyle bir şey günlerce kafasını meşgul eder. Öyle ki çevresinde olan ve esas halletmesi gereken şeyi göremez hale gelir. Bir nevi aklı kapanır. Allah Kuran'ı Kerim'de böylelerinin durumunu "....Bu gerçekten onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmalarındandır. " (Maide Suresi, 58) ayetinde bizlere bildiriyor.

Ama müslümanın tam tersine çok büyük bir dünyası, ona göre de büyük bir dünya görüşü vardır. Az önce bahsettiğim gibi asil bir amacı vardır. Ve bu amaç uğrunda hiç bir fedakarlıktan kaçınmaz ve asla gevşeklik göstermez. Ahirete giden yolda, peygamberimizin ve din büyüklerimizin izinde azimli ve güçlü olarak ilerler. Önüne çıkan her türlü güçlüğe karşı çok sabırlı ve tevekküllüdür. Çünkü herşeyin Allah'ın kontrolü altında ve ancak O'nun izniyle olduğunun farkındadır. Allah'ın takva sahipleriyle beraber olduğunu bildiğinden her olayı bir hayır gözüyle değerlendirir. Hiçbirşeyi kendi içinde büyütüp sorun haline getirmez, hep akılcı ve hikmetli kararlar alır. Çoğunluğa değil her zaman hakka uyar.

Ayrıca ibadetlerini herşeyin üstünde tutar. Ne yaptığı iş, ne eğlence, ne de dünya nimetleri onu Allah yolundan alıkoymaz. İslam'ı yaşamayan bir insana asla bitmiyecekmiş gibi gelen dünya hayatı; kendisi için gerçek yurdun ahiret olduğunu bilen bir müslüman için, yanlızca Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmasına vesile olacak bir ecir kapısıdır.