ALLAH'IN
RIZASI - 2
Allah rızası aranırken iki husus engel teşkil edebilir. Bunlardan
biri insanın nefsi, ikincisi ise çevre baskısıdır.
Birincisinin yani, nefsin insana oynayabileceği iki tür oyun vardır.
İlki 'hem Allah'ın rızasını kazanayım ama bir yandan da nefsimi
tatmin edeyim' mantığıyla ortaya çıkan davranışlardır. Makbul olan
ve ihlaslı olan davranış, herhangi bir işte sadece ve sadece Allah'ın
rızasını gözetmek, nefsin bencil istek ve tutkularını tatmin etmeye
yönelik hiçbir pay ayırmamaktır. Kaldı ki, Bediüzzaman'ın "Aynı
hizmette lezzet vardır " ifadeleriyle dile getirdiği gibi,
Allah yolunda yapılan işin, İslam uğrundaki bir hizmetin içine,
onun lezzeti, tadı ve keyfi de gizlenmiştir. Müminler bunu yakinen
bilmektedirler.
Nefsin insana oynayabileceği ikinci oyun ise 'tevil' yapmaktır.
Yani karşılaşıldığında Allah'ın rızası yönündeki alternatif açıkça
belli olmasına karşın nefis insana türlü sebepler sunarak ve bunları
makulmüş gibi göstererek onu Allah rızasını yapmaktan alıkoymaya
çalışır.
Allah'ın rızasının açıkça belli olduğu ancak buna rağmen bunları
yapmaktan kaçanların ne gibi teviller getirerek kaçtıklarını Kur'an-ı
Kerim'de Cenab-ı Allah birçok ayetinde bize göstermiştir. Örneğin
savaş sırasında '... Eğer güç yetirseydik, muhakkak seninle birlikte
(savaşa) çıkardık.' (9/42Tevbe Suresi 42) veya "..gerçekten
evlerimiz açıktır. " (33/13Ahzab Suresi 13) demeleri gibi
bahaneler öne sürüyorlar. Bu, tevil yapanların gerçekten iman etmedikleri
ve Allah'ın rızasını bilerek seçmediklerini gösterir.
"Binasının
temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır,
yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla
birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?
Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. " (Tevbe Suresi
109)
Ayeti
Kerime'de de dikkat çekildiği gibi Allah'ın hoşnutluğu üzerine kurulu
bir iman çok sağlam ve yıkılmazdır. 'İnsanlar ne der' veya çevre
baskısına karşı Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın hoşnut olacağı
mümin alametlerinden biri 'Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının
kınamasından korkmayan' (Maide Suresi, 54) olarak belirtmiştir.
Mümini hiçbir şey Allah rızasını kazanmaktan alıkoyamaz. Ne şahsi
çıkarlar, ne çevredekilerin dediği ne de imkansızlıklar.
"Onlar
kendilerine insanlar: Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan
korkun dedikleri halde, imanları artanlar ve Allah bize yeter,
O ne güzel vekildir diyenlerdir. Bundan dolayı kendilerine hiçbir
kötülük dokunmadan bir bolluk ve Allah'dan bir nimetle geri döndüler.
Onlar Allah'ın rızasına uydular. Allah büyük (fazl ve ihsan) sahibidir.
" (Al-i İmran Suresi, 173-174)
Allah
rızası için yaşamak ihlasın da temelidir. Üstad bu konuda "Ameliniz
rıza-yı İlahi olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti
yok. Eğer O kabul etse bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan
ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler
istemek talebinde olmadığınız halde halklarada kabul ettirir; onları
da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yanlnız Cenab-ı
Hakkın rızasını esas maksad yapmak gerektir. " diyerek
hiçbir zaman halkın veya çevrenin rızasının gözetilmemesini yalnızca
Allah'ın razı olmasının önemli olduğunu söylemiştir.
Cenab-ı Allah'ın kendisinden razı olduğu bir müminden zaten diğer
tüm müminlerde razı olur. Bir müminin Allah için yaşamasından iman
etmeyenler de hoşnut olmayacaklardır. Müminleri kınayacaklar ve
türlü suçlamalarda bulunarak onu bu yoldan döndürmeye çalışacaklardır.
Bu da çok doğaldır. Ancak bunlar müminlerin imanının daha da artmasına
vesile olur.
|